|
ßaHa
|
 |
« Yanıtla #4 : 05 Ekim 2007, 17:52:24 » |
|
MAKRO EKONOMİ VE STRATEJİ(DENİZBANK) 05-10-2007
Global Kriz Türkiye’yi Nasıl Etkiler ?...
Son günlerde en sık karsılastığımız soru global krizin Türkiye’yi nasıl etkileyeceği. Bültenlerimizde ısrarla çok ciddi bir kriz olduğunu vurguladığımız global kredi mekanizmasındaki sorunun kısa sürede çözülmesi ve global piyasalarda yeniden düzenli bir yükselis trendinin baslaması çok zor.
Bu global krizin Türkiye gibi bir gelismekte olan ülkeye üç kanaldan etkisi olabilir:
1) Direkt Etki: Burada kastedilen Türkiye’de yerlesik yatırımcıların bu sorunların ortaya çıktığı gelismis ülkelerde büyük yatırımlarının olması ve bunlardan dolayı bilançolarının büyük zarar görmesi. Bu etki Asya basta olmak üzere bir çok gelismekte olan ülke için geçerli. Örneğin, Çin bankaları ABD’deki riskli ipotek kredilerine dayalı CDO enstrümanlarına ciddi sekilde yatırım yaptıklarını açıkladılar (büyük olasılıkla bir sürü de açıklanmayan var). Bank of China’nın bu sekilde 13 milyar $, ICBC’nin 1.3 milyar $, Singapore DBS Grubu’nun 1.6 milyar $ gibi büyük portföyleri var. Bu portföyler ve yazdıkları zararlar bu bankaları batıracak boyutta değil ama piyasaları tedirgin edecek düzeyde. Türkiye’de bu tür sorunlar yok. Dolayısıyla, bu kanalın etkisi önemsiz. Bu asamada son yıllarda Türkiye’de banka almıs olan büyük Avrupa bankalarının sorun yasayıp yasamadığı düsünülebilir. Genele bakıldığında bu tür sorunlar yasadığı görülen bir banka yok.
2) Bulasıcılık Etkisi: Bu, global krizlerde çok tipik sekilde ortaya çıkan bir etki. Türkiye’nin yüksek cari açığını fonlamakta olan bir hedge fund ya da bir spekülatif yatırımcı hem ABD ve Avrupa’da riskli ipotek kredilerine dayalı ya da benzeri sekilde fiyatları çok düsen baska CDO’lara hem Türkiye’de spekülatif sekilde YTL’ye yatırım yapmıs olabilir. YTL yatırımları çok karlı olduğu için bu pozisyonlarını kapatıp diğer zararlı portföylerinin kayıplarını karsılamak zorunda kalabilir. Örneğin, zararlı bir CDO portföyünü fonlamak için finansman bonosu (commercial paper) çıkartıp satamıyorsa likidite ihtiyacını mecburen Türkiye’de almıs olduğu iç borçlanma tahvillerini satıp döviz alarak karsılar. Bu tür bir etki için sadece riskli ipotek tahvillerine dayalı CDO portföyü de sart değil. Zira bu sorunlarla baslayan likidite krizi, portföyleri sorunlu olmayan yatırımcıları da endiselendirerek gelecekte bir likidite sorunu yasamamak amacıyla ihtiyatı olarak baska (karlı) yatırımlarını elden çıkartmaya tesvik edebiliyor.
10 gün kadar önce, global krizin en siddetlendiği dönemde YTL’nin hızla bir kaç günde (Dolar’a karsı) 1.25’lerden 1.4250’lere kadar gitmesinde de büyük olasılıkla bu etki rol oynadı. Bu tür sorun yasayanlar ya da yasanabileceğinden endiselenenler YTL pozisyonlarından çıkmak istediler. Bu satıslar, büyük ölçüde, son 1 yılda döviz mevduat hesaplarını 25 milyar $’a yakın arttıran yerli yatırımcılar tarafından karsılandı. Yerliler, Temmuz sonundan itibaren 5 milyar $’dan fazla satıs yaparak kurları 1.4250’lerin üzerine tasımadan pozisyonlarından çıkmak isteyenlere bu imkanı tanıdılar. Dolayısıyla bu etki kısa sürdü ve yerli yatırımcıları da tedirgin edecek boyutlara ulasmadı. Elbette yurt dısında ortalık yeniden karısabilir. Örneğin, merkez bankalarının sürekli fonlamalarına karsın para piyasalarında arz talep dengesi kurulamadı. Hala ciddi bir tedirginlik olduğu ve aniden ortalığı yeniden karıstıracak bir hassasiyetin bulunması Libor ve Euribor gibi faizlerin yükselmesinden de belli.
Ne var ki, bu tür bir ikinci dalga gelse de Türkiye’de ne tür etkiler yaratacağı yine belli. Spekülasyon pozisyon azaltacak, kurlar biraz yükselecek, yerliler hemen ellerini yakan dövizlerini satarak talepleri karsılayacaklar, talep yerlilerin karsılayabileceğinden de büyük olursa belki Merkez Bankası devreye girerek döviz satacak ve ortalığı sakinlestirecek. YTL sonuçta biraz değer kaybedecek belki ama enflasyonu yeniden zıplatacak ya da yerlileri paniğe sokup trene atlatacak kadar değil. En kötü Merkez Bankası son çeyrekte iyiden iyiye niyetlendiği faiz indirimlerini geciktirerek döviz talebinin dinmesini bekleyecek.
3) Global Yavaslama/Resesyon, Türkiye’ye Gelen Dövizin Yavaslaması: Gelismis ülkelerde ortaya çıkan bu krizin Türkiye’ye zarar verecek iki etkisi daha var. ABD ve Avrupa ekonomileri üzerinden global bir ekonomik duraklamaya dönüsebilir ve darbe alan kredi mekanizması eskisi kadar likidite yaratamayarak Türkiye’ye gelen döviz akısını yavaslatabilir/azaltabilir.
Çok iyi biliniyor ki, Türkiye’nin son 5 yıldaki basarılı ekonomik performansı ekonomiye yüklü bir döviz girisi sayesinde gerçeklesti.
Bu sayede sirketler borçlanabildiler, ithalat yapabildiler, yaptıkları yatırımlarla daha fazla üretim gerçeklestirerek, ihracatlarını ve iç satıslarını arttırabildiler. Bu sayede bankalar yurtdısında kaynak sağlayarak konut kredilerinden kredi kartlarına kadar genis bir yelpazede tüketimi desteklediler. Ekonomi hızla büyüyebildi. Bu sayede Türkiye’de büyük özellestirmeler, büyük paralar teklif edilerek gerçeklestirebildi ve kamu finansmanına destek verdi. Yine bu sayede YTL hızla değer kazanarak, büyümeye ve canlı tüketim talebine (2007 hariç) rağmen, enflasyonun düsmesini sağlayabildi.
Elbette bu yurtdısı sermayeyi neyin içeri getirdiği çok önemli. AB üyelik müzakereleri, IMF isbirliği, politik istikrar, disiplinli bütçe ve yüksek faiz gibi faktörler olmasa bu kadar bir döviz girisi gerçeklesmeyebilirdi. Ama asıl önemli olan ortalıkta Türkiye’de iyi seyler yapıldığında gelmeye müsait miktarda, maliyette, ve bollukta döviz olması idi. Gelismis ülkeler 2001 yılındaki global krizle birlikte gelismis ülkeler önderliğinde iyice yavaslayan dünya ekonomisinin resesyona girmesinden endise ettiler. Bu amaçla 2002 yılından sonra bütçe ve özellikle para politikaları hızla gevsetildi. Örneğin, ABD’de gecelik faiz % 6.50’den % 1.00’a kadar indirirken 2000 yılında ekonomisinin % 2.3’ü kadar fazla veren kamu bütçesi 2003 yılında % 4.8 açık verir hale geldi. Benzer durum Euro bölgesinde ve Japonya’da da sözkonusuydu. Bu sekilde açılan para muslukları uzun süre açık kalıp finansal piyasaların (türev enstrümanlar üzerinden) yarattıkları imkanlarla bir likidite bolluğuna dönüstü. Asırı riskler alınmaya ba şladı. Örneğin, ABD’de bankacılar önlerine gelene ev kredisi vermeye baslayınca gayrımenkul sektörü costu. 2001’de hisse senedi fiyatlarındaki düsüsün tüketim üzerindeki olumsuz etkisini patlayan ev fiyatları telafi etti. Patlayan ev fiyatlarıyla evi olanlar zenginlestiklerini düsünerek daha fazla borçlanıp tüketimlerini arttırdılar.
ABD’de son 4 yılda yaratılan istihdamın üçte ikisinin gayrımenkul sektörü ile finans sektöründe olması tesadüf değildi. Sonuçta amaca ulasıldı. Global ekonomi yeniden hızlandı. Bekleneceği üzere, ekonomiler büyürken alınan riskler gözardı edildi.
Regülatörler dahil kimse isleyen çarka çomak sokmak istemedi.
Bir süre sonra uyanan merkez bankaları yeniden faiz oranlarını arttırarak muslukları kapatmaya basladılar. Bunu yavas yavas yaptılar çünkü global kredi mekanizmasının son 4-5 yılda çok fazla likidite yarattığını, asırı riskler alındığını, hızlı bir faiz arttırımında piyasaların birbirine girebileceğini biliyorlardı.
Eğer global ekonomi bu kriz sonrasında darbe almıs olur ve eskisi gibi büyüyemezse gelismekte olan ülkeler de eskisi gibi hızlı büyüyemeyecekler. Ekonomisi iç tüketime değil, ABD’ye ihracata dayalı olan Çin çift hanelerde büyüyemeyecek, Çin’e hammadde satan Rusya, Brezilya ve makine satan Almanya ve Japonya da eskisi gibi büyüyemeyecekler (bugün Brezilya Türkiye’den farklı olarak cari fazla verebiliyorsa ve bu sayede çok yakında yatırım derecesine çıkmak için ümitlenebiliyorsa bunu Çin’e yaptığı tarım ihracatına borçlu). Bu ülkelerin büyümeleri zora girince eskisi kadar yatırım çekemeyecekler. Gelen yatırımlar daha seçici, daha yüksek getiri isteyen ve daha yüksek maliyetlerle finanse edilmis yatırımlar olacak.
Tüm bunlar Türkiye için de geçerli. 2002’den beri uygulanmakta olan makroekonomik program yurtdısından döviz girisi ile desteklenemezse çalısmaz. Ekonomi eskisi gibi büyüyemez. Bu hemen düsen vergi gelirleri üzerinde bütçeye yansır, ekonominin büyüyemediği bir dönemde harcamalar sıkılmak zorunda kalır. Sonuçta ekonomi bugüne kadar yarattığı yüksek cari denge açığını sürdüremiyor hale gelir. Bu da bir anda reel sektörden bankalara kadar herkesin sorunu olur. Enflasyon hedefi de mecburen ikinci plana atılır.
Bu üçüncü mekanizmanın belirtileri henüz ortada yok. Yurt dısında bazı yatırımlar, sirket alımları ertelendi ya da iptal edildi. Bazılarında ise yeni fiyatlamalar yapıldı. Ama yatırım gerçeklesse bile finansmanlar bankaların bilançolarında kaldı. Doğal olarak bugünkü gibi bir durumda banka kredilerini makul fiyatlarla seküritize etmek (tahvil haline getirip baska yatırımcılara satmak) kolay değil. Ama gelismekte olan ülkelere yönelik olarak tek tük de olsa kredilendirmenin devam ettiği haberleri geliyor. Deutsche Bank daha geçtiğimiz hafta Rus sirketlerine verilen kredilerden olusan 250 milyon $'lık sentetik CDO’ları satarken hiç zorlanmadı.
Hatta dünyanın en büyük sirket satın alma (private equity) fonlarından biri olup son yıllardaki global kredi mekanizmasından had safhada yararlanan ama bugünkü kosullardan da en çok etkilenmesi gerektiği düsünülebilecek KKR, bugünlerde Türkiye’de sirket satın almak üzere (UN Ro Ro).
Öte yandan bu mekanizma para piyasalarındaki likidite sıkısıklığı gibi hemen ortaya çıkmaz. Zaman alır. ABD’den ekonominin yavasladığına yönelik bilgiler yavas yavas geliyor. Avrupa ekonomilerinde henüz yavaslama belirtileri olmasa da geleceğe yönelik olarak güven kaybı basladığı görülüyor. Hala kendini resesyondan/deflasyondan kurtaramamıs olan Japonya’da da gelisme yok.
Otoritelerden gelismis ülkelerde sorun olsa da gelismekte olan ülkelerdeki büyüme dinamiğinin bunu telafi edeceği söylemleri geliyor. İlk bakısta haklı gözükebilirler. Son verilere bakıldığında Çin % 11, Hindistan % 9.5, Singapur % 8, Filipinler % 7.5, Endonezya ve Malezya % 6, Kore ve Tayland % 5 büyüyorlar. Ama bu ekonomiler kendi iç tüketimleri ile büyümüyorlar. Örneğin, Çin ve Malezya’nın ihracatlarının % 20’si, Hindistan’ınkinin % 17’si, G. Kore’ninkinin % 13’ü, Singapur’unkinin % 10’u hep ABD’ye gidiyor. Üstelik bu ülkelerin çoğunun Çin’e yaptıkları ihracat üzerinden ABD ekonomisine yine büyük bağımlılıkları var. Tüm bunları gözardı etmek ve sanki dünya ekonomisinin üçte biri büyüklüğündeki ve tüketim tarafında daha da ağırlıklı rol oynayan ABD ekonomisindeki problemlerin baska bölgelere yayılmayacağını düsünmek hiç doğru gözükmüyor. Dolayısıyla, bu üçüncü mekanizmanın somut verileri henüz ortada olmasa da zaman içinde ortaya çıkması hiç sasırtıcı olmayacak.
Kriz Nasıl Çözülebilir ?...
Simdi piyasalar bu krizin nasıl çözüleceğini görmeyi bekliyorlar. Her gün gelen haberlerle piyasalar yön buluyor. O nedenle gelen haberlerin anlamlı olup olmadığını, bir ise yarayıp yaramayacağını görebilmek gerekli. Bunun için de önce bu tür bir krizin nasıl çözülebileceğini ortaya koymak ve gelen çözüm haberlerinin buna ne kadar uyduğunu tartısmak gerekli. Bu tür bir kriz geçmiste bir çok ülkede bir çok defa ortaya çıktı. O nedenle çözülmesi için neler yapılabileceği (ya da daha önce bu tür krizlerin nasıl çözüldüğü) gayet iyi biliniyor.
1) Önce Kanama Durdurulacak ve Resmin Ne Kadar Kötü Olduğu Ortaya Çıkacak = Otoritelerin öncelikle, kanamayı durdurmaları gerekiyor. Para piyasalarındaki güven kaybı sonrasında hızla kuruyan likiditeyi yeniden tesis etmek için hemen hemen tüm merkez bankaları (ki uzun süre inat eden İngiltere Merkez Bankası BOE de sonradan sürüye katıldı) bu konuda hiç tereddüt etmediler. Bunu iki sekilde yapabilirlerdi. Ya faizleri hemen asağıya çekecek ve piyasaların güvenini yeniden tesis ederek (borç krizini engelleyerek) birbirlerine kaynak aktarmalarını ümit edecekti. Ya da kendileri faizleri düsürmeden zor durumda kalanlara pahalı bir sekilde cezalandırarak likidite vereceklerdi.
Faizlerin hızla indirilmesi kolay değil zira merkez bankaları enflasyonda dizgini ellerinden kaçırdıkları izlenimini vermek istemiyorlar. Faiz indirimi eğer uzun vadeli faizleri de pesi sıra asağıya çekebilecekse bir anlam ifade ediyor. Eğer piyasalar kısa vadeli faizler hızla düserken enflasyonla mücadelede sorun yasandığını düsünürlerse uzun vadeli faizler yüksek kalır ve hatta daha da yükselebilir (getiri eğrisi iyice diklesir). O zaman da faiz indirimi amacından sasar, kredi mekanizmasının yeniden çalısır hale gelmesi ve ekonomik büyümeye destek vermesi mümkün olmaz. Son 6 ayda Fed gibi sürekli enflasyonun önemli bir tehdit olduğunu vurgulayan bir merkez bankası için bir anda faiz indirmek o kadar kolay değil. İtibarını da düsünmek durumunda. Ama pahalıya kredi verilebilir ve kanama durdurulabilir (ünlü İngiliz ekonomist Walter Bagehot’ın yıllar önce tavsiye ettiği gibi). Faiz indirimi, kimin ne kadar bir zarar yazdığı iyice ortaya çıktıktan, hata yapanlar cezalarını ödedikten ve iyiyle kötü ayrıstıktan sonra, gelir. Bugün merkez bankalarının yapmaya çalıstığı da bu. Eteklerden tasların tamamen dökülmesi ve iyiyle kötünün ayrısması olayı bu tür krizlerin çözümünde çok ama çok önemli. 1998 yılında batan ve tüm global finansal sisteme darbe indiren LTCM adlı hedge fund’ın hikayesi buna çok güzel bir örnek. O dönemde Fed bazı büyük yatırım bankalarını (prime broker’leri) biraraya getirerek LTCM’i kurtardı (kanamayı durdurdu). LTCM olayın kaynağı olduğu için de zararın ne kadar büyük olduğu görülmüs oldu.
Faiz indirimleri bundan sonra geldi. Schumpeter’in ünlü yaratıcı yıkım (creative destruction) teorisi çalısmıs oldu çünkü kötü ve zayıf ayıklandı, iyi ve sağlıklı olanlarla yola devam edildi, Fed de bunun için gerekli yakıt desteğini verdi. Bugünkü durum bundan çok farklı. Bir tane büyük fonu kurtarınca kanamayı durdurmak kolay değil. Son 5 yıldaki kredi mekanizması likiditeyi Avustralya’dan Rusya’ya ve G. Afrika’ya kadar dünyanın dört bir yanına dağıttı. Emeklilik fonlarından spekülatif hedge fund’lara, Alman bankalarından Çin bankalarına kadar çok genis bir yelpazede yatırımcılar bu mekanizmadan yararlandılar. Üstelik CDO, CDS, CLO gibi türev enstrümanların organize bir piyasaları yok. Bazı endeksler var ama en ufak bir satıs geldiğinde çakılıyor. O yüzden de satıs gelmiyor ve endeksler gerçek piyasa kosullarını doğru dürüst yansıtmıyorlar.
2) Para Politikasının Gevsetilmesi = Kanama durup tahribat ortaya konduktan ve iyi ve sağlıklı olanlar, kötüleri devraldıktan sonra para politikaları gevsetilecek. Bunun ne boyutta olacağını ekonomilerin ne boyutta yavasladıkları ve enflasyon tehdidinin yine ne siddette olduğu belirleyecek. Federal Reserve içinde (Mishkin gibi) bir an evvel faiz indirimlerinin baslatılarak Fed Funds’ın % 3’ün altına kadar çekilmesi gerektiğini düsünenler var. Faiz indiriminin ekonomiye bir yıla varabilecek bir gecikmeyle etkisi olduğu düsünerek acil hareket edilmesi isteniyor. Libor ve Euribor gibi faizlerin yükselmis olmasının önemli bir sinyal olduğunu ve bu tür bir radikal hareket olmadıkça güvenin tesis edilemeyeceği iddia ediliyor.
Faizin radikal biçimde düsürülmesinin bir yararı da bugün hızla para piyasalarına yayılarak likiditeyi kurutan krizin temelinde ABD’deki riskli ipotek kredilerinin, gayrımenkul sektöründe ortaya çıkan sorunların, ve özetle kredi alanların kredilerini geri ödeyememelerinin olması. 10 trilyon $’lık ABD mortgage piyasasının yaklasık % 25’i riskli (subprime ve ALT-A) krediler. Bunlarda da her geçen gün batık oranı artıyor. Son rakam % 15 civarına geldi. Batıklar arttıkça banka tarafından geri alınan ev sayısı, banka geri ev aldıkça satısa çıkan ev sayısı, ve satılık ev arttıkça da ev fiyatlarındaki düsüs hızla artıyor. İflasların en önemli nedeni ise değisken faizli (ve burada detayına girmek istemediğimiz zamanla kredi taksitleri büyüyen) kredilerin bu yıldan itibaren yüksek faizlerden yeniden fiyatlanmaya baslaması. Bu sorun gelecek yıl da artarak devam edecek ve faizler yüksek seyrettikçe sorun daha da büyüyecek. Faizlerin hızla düsürülmesinin en önemli yararı bu. Ama çok dikkat edilmeli zira bu kredilerin referansı gecelik faizler değil, uzun vadeli faizler. Yukarda da belirttiğimiz gibi, gecelik faizler düserken uzun vadeli faizler düsemezse faiz indirimlerinin bir yararı olmaz.
Ayrıca Fed içinde (Bernanke gibi) henüz enflasyonun tehdit olmaktan uzaklasmadığını, tahribatın tam olarak ortaya çıkmadığını ve faiz indirimleriyle Fed’in itibarının zedeleneceğini düsünenler de var. O nedenle Fed bir an evvel radikal hareketlere gitmek istemiyor. Yine de nasıl Avrupa Merkez Bankası (ECB), BOE ve Japon Merkez bankası (BOJ) faiz arttırımına gideceklerini açıkça belirtmis olmalarına rağmen faiz arttırmadılarsa, kriz öncesinde faizi yatay götüreceğini ima eden Fed de büyük olasılıkla 18 Eylül’deki toplantısında 25 baz puan faiz indirerek Fed Funds’ı % 5’e çekecek. Radikal hareket yok.
3) Kamu Desteği = Eğer para politikası radikal hareketler sergilemeyecek ve sorunun temelindeki ipotek borçlularına bir faydası olmayacaksa bir baska çözüm kanalı kamu sektörü tesvikleri olabilir. Bernanke’nin faizi hızla indirmeye niyetli olmadığı da Baskan Bush’un devreye girmesini istemesinden belli. Gerçekten de Bush geçen hafta sigorta (Federal Housing Administration üzerinden borçlarını ödeyemeyenlerin kredilerini sigorta ettirerek) ve vergi tesvikleri ile bu tür sorunlu borçlulara yardım elini uzattı. 2008 yılındaki seçimleri düsündüğü ve evlerini kaybedenlerin oylarını kaybetmek istemediği de açık.
Kamu sektörü aslında Fannie Mae ve Freddie Mac gibi bugün halka açılmıs ve hala eski kamu desteğinin gücünü kullanabilen büyük ipotek finansman kurulusları üzerinde devreye girebilirler. Bu sirketler borçluların kredilerini devralıp uzun vadeye yayabilir ve tahribatı hafifletebilir. Demokratlar (Kongre) hemen bu yönde teklif verdi bile ama Bush hemen reddetti. Çünkü bu sirketler de sorunlu. Yakın geçmisteki bazı büyük zararlarını muhasebe numaralarıyla gizlemis olmaları itibarlarını azalttı. Sonra da kredi verme limitleri getirildi. Bush bu kurumların ABD ekonomisi için ne kadar önemli olduğunu iyi bildiği için mevcut sorunu bu kuruluslara bulastırmak istemiyor. Olay buraya da sıçrar ve Fannie Mae ve Freddie Mac itibarlarını kaybederlerse çok daha büyük sorunlar ortaya çıkacak. Dolayısıyla, Bush, haklı olarak, baska kanalları devreye sokmaya çalısıyor. Fannie Mae ve Freddie Mac belki de en son çare olarak düsünülecek.
Kriz Bugün Hangi Asamada ?...
Bugün gelinen noktada birinci asama henüz tamamlanmıs değil. Henüz tahribatın büyüklüğü tam olarak anlasılmadı ve kredi mekanizmasına olan güvensizlik devam ediyor. Para piyasalarında arz talep dengesi hala kurulamadı ve merkez bankaları fonlamaya devam ediyorlar. 3 aylık fonlamalarda faizler rekor kırıyor çünkü para piyasalarında borçlananlar 3 aylık likiditelerini garantiye almaya çalısıyorlar.
İkinci adım tam olarak tamamlanamadığı ve kuyunun dibi görülmediği için de para politikalarında radikal hareketler yok. Bunun yanında piyasalara ümit vermek için Bush’un açıkladığı (ve politik kaygıların çok ön plana çıktığını gösteren) yüzeysel önlemler var.
10 yıllık ABD referans faizlerine bakılırsa bugüne kadar yapılanların ise yarayacağını ve sorunları çözebileceğini düsünen pek yok. % 4.50’nin altına gerileyen faizler piyasaların yapılanların bu haliyle yetersiz kalacağını, ABD kaynaklı bir resesyon tehlikesininkapıda olduğunu ve merkez bankalarının hızlı faiz indirimlerine gitmek zorunda kalabileceklerini düsündüklerini gösteriyor (+ riskten kaçınma).
Gelen makroekonomik veriler yapılanların ise yaramadığını ya da yetmediğini gösterirse ve bu arada kazara enflasyonda dizgininin elde kaçtığı yönünde bir izlenim ortaya çıkarsa o zaman ortalığın yeniden tatsızlasacağını öngörmek hiç de zor değil.
Merkez Bankası’nın Faiz İndirmemesi için Sebep Yok...
Ağustos ayı verilerinden sonraki görünüm Merkez Bankası’nın faiz indirmekte zorlanmayacağını gösteriyor. Ağustos ayında enflasyon yıllık bazda biraz yükselerek % 7.4’e çıktı ama bunun ardında tarım fiyatları etkiliydi. Geçen yılın Ağustos ayında % 1.2 düsen gıda fiyatları bu yılın Ağustos ayında % 1.7 artınca yıllık rakam da yükselmis oldu. Bu yıl Ağustos ayında tarım fiyatları geçen yılı Ağustos ayındaki kadar gerilemis olsaydı, yıllık enflasyon % 6.9’dan % 6.5’a gerileyecekti. O takdirde de belki piyasalar faiz indirimlerinin hemen baslayabileceğini düsüneceklerdi. Aradaki fark bu kadar çarpıcı.
Bu durum zaten çekirdek enflasyon göstergelerinden de belli. Toplam endeks yükselirken tarım ve enerji gibi faizlerle kumanda edilemeyecek ve daha ziyade geçici olarak düsünülecek fiyatları kasteden çekirdek endeksler Mart ayından sonra basladıkları düsüsü devam ettiriyorlar.
* Petrol fiyatları yükseliste, YTL değer kaybederse içerdeki fiyatlara yansıyacak, * YTL her an değer kaybedebilir çünkü yurt dısında rahatsızlık hala devam ediyor, * tarım fiyatlarındaki artıs uzun sürerse maas artıslarına dönüsebilir, * çalısanlar arttırdıkları verimliliğin karsılığını istiyorlar, isçilik maliyetleri artıyor, * bugüne kadar destek veren baz etkisi artık yok, * politik belirsizliğin bitmesi tüketimi yeniden canlandırabilir, ve * beklentiler hala hedeflerin oldukça uzağında. Ama bunların yanında faizlerin üzerinde de ciddi bir köpük var.
|