Borsa Mania Forum

TOPİCMANİA(Borsa ve Ekonomi Dışındaki Muhabbetler) => MüzikMania => Konuyu başlatan: POLATYAZICI üzerinde 04 Ekim 2007, 20:12:36



Konu Başlığı: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 04 Ekim 2007, 20:12:36
Ak Taş Diye Belediğim
Anadolu’da çocuk, ailenin devamı için şarttır. Ayrıca bu çocuğun oğlan olması ise daha bir güzeldir. Oğlan çocuğuna bir başka değer verilir.

Yüzyıllar önce Anadolu’nun bir yerinde bir Türk Beyi sevdiği bir kızla evlenmiş. Yıllar geçmiş beyin çocuğu olmamış. Zamanla Türk boyu bu yüzden yasa boğulmuş. Beyin anası bu durumdan yakınarak “A beyimiz yarın sen bu dünyadan göçersen soyumuza kim belik edecek” demiş. Zamanla Bey’i karısının çocuğu olmuyor diye başka bir kızla evlenmek için zorlamışlar. Ancak Bey karısını seviyormuş. Karısı da bu töreye razı olmuş, hatta Bey’e yakışacak en iyi kızı kendisi aramış. Duygularını dışa vurmamış.

Zaman sonra Bey’in düğünü yapılmış. Bey evlendikten sonra Bey’in eski karısı da üzüntüden dağlara çıkmış. Kafası estiği gibi dere tepe gitmiş. Bir dereden geçerken uzunca bir ak taş bulmuş. Bu taşı kundağa sararak tanrıya bu taşa can vermesi için yakarmış. Tanrı kadının dileğini yerine getirerek ak taş’a can vermiş. Daha sonra bu olay halkın dilinde efsaneleşip türkü haline gelmiş.

Ak tas diye beledigim
Tülbendime doladigim
Tanridan dilek diledigim
Mevlam su tasa bir can ver

Tarlalarda olur yaba
Savururlar gaba gaba
Merzifon'da Piri Baba
Mevlam su tasa bir can ver

Yoldan geçen yolcu gardas
Ben kimlere olam sirdas
Kirsehir'de Haci Bektas
Mevlam su tasa bir can ver

Bebeksiz oldum divane
Hep aglarim yane yane
Konya'da ulu mevlane
Mevlam su tasa bir can ver

Yüksekte sahin yuvasi
Alçakta Avsar ovasi
Gelsin yavrumun babasi
Emzireyim nenni nenni

Bebek uyandi bakiyor
Sevinci içim yakiyor
Gözlerimden yas akiyor
Emzireyim nenni nenni
DİNLEMEK İSTERSENİZ LİNKE TIKLAYIN
http://www.youtube.com/watch?v=CCJaU9wO_Xg&mode=related&search=


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 04 Ekim 2007, 20:34:22
Hey onbeşli onbeşli
Tokat yolları taşlı
Onbeşliler gidiyor
Kızların gözü yaşlı

Aslan yarim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye
Fistan aldım endazesi onyediye

Gidiyom gidemiyom
Az doldur içemiyom
Sevdiğim pek gönüllü
Koyup da gidemiyom

Gidiyom gidemiyom
Sevdim terkedemiyom
Sevdiğim pek gönüllü
Gönlünü edemiyom

Aslan yarim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye
Fistan aldım endazesi onyediye

Giderim ilinizden (elinizden)
Kurtulam dilinizden
Yeşil baş ördek olsam
Su içmem gölünüzden

Aslan yarim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye
Fistan aldım endazesi onyediye


Hey Onbeşli'nin Öyküsü

Taş döşeli dar yollardan şakırtılı at arabalarının gelip geçtiği demlerde, adı gibi Haktan Hediye, üç eteği sırma işleme, başı Tokat işi yazmalı, yazmasının ucu pembe oyalı. Endamı fidandan narince, boyu gül ağacı misali küçücek, alımlı, edalı bir kızcağız. Tokat eşrafından kendi halinde bir ailenin evdeki tek çocuğu.

Tokat bir dağ içindeyken
Gülü bardağ içindeyken
Yüzü kaleye bakan ahşap evlerden
birinin şenliğiydi Hediye

Kınalı Kazova üzümlerinin toplanıp pekmez yapıldığı, içi sırlı küplere asma yaprağı basıldığı aylarda Tahtoba köyünün saygın ailelerinden birinin oğlu Hüseyin görüverdi onu. Tenhada buluştular, iki gencin yüreciği birbirine ısındı. Çok geçmedi aradan, Tahtoba'dan dünürcüler geldi Hediye kızın evine. Köy ağası babanın biricik oğlu Hüseyin'e istediler onu. "Yaşı küçücek," dedi anası. "Baba ekmeği yemedi doyuncaya dek." Bekleyeceklerini söyledi ERKEKK tarafı. "Bizim oğlumuz da yeni yetme... Söz edelim, aht verelim, bekleyelim. Gül yanaklı Hediye bu yaz gelinimiz olur."

Tez büyür kuzu misali kız kısmı da, yuvadan kuş misali kanatlanıp tez uçanı makbuldür. Hele talibi Tahtoba'nın efendilerindense, bol haneye gelin gidecekse, anasının babasının adını saydıracaksa fırsat kaçırılmaz. "Oldu," dedi büyükleri. Hediye'nin ak ellerini bu bahar kınalayacaklardı. Madem insan evladıydı isteyen, hayır işte acele etmek en güzeliydi. Verdiler Hediye'yi bıyıkları yeni terlemiş Hüseyin'e. Şerbetini içtiler, sözünü kestiler. Tahtoba'nın ağası koçlar kurban etti, Hüseyin, endazesi on yedi kuruşa mor kadifeden fistanlık kumaş aldı Hediye'ye. İpek bürüğe bürüdüler genç kızı. Boynuna gümüş hamaylılar, alnına Hamidiye paralar taktılar. Nişan gecesi Tokat'ın kadınları toplandı kız evinde, bakır tepsilerin arkasını tıkırdatarak oynadılar.

Kış gelmeden yaprak küpleri basıldı, erik ezmeleri, tarhanalar, sebze kuruları, setikler, yarmalar hazırlandı. Bahar başında toplanıp yazıda kurutulmuş madımaklar çıkınlandı. Kasım yağmurları Yeşilırmak'ı coşturmadan tahtaları kararmış ahşap evlerin dış kapıları kapandı. Baba evinde artık misafir muamelesi gören Hediye çeyiz telaşına düştü. Kış boyu kafesli pencerenin önündeki sedirde oturup yoldan geçen herkesi "Belki Hüseyin'dir" ümidiyle süzerek küçük ellerinin ak parmaklarındaki iğne ile al yazmaları renk renk, çiçek çiçek oya ile çevirdi.

Kiraz ağaçları tomurcuğa dururken ürkütücü, korkutucu bir haber yayıldı ortalığa. Ateş düşmedik ocak bırakmayan seferberlik, memleketin her köşesinden yine delikanlıları istiyordu. Bu kez sıra yaşı on sekize yeni basmış delikanlılarda... Şehirden şehire, köyden köye haber uçuruldu. Sırtını kayalara dayamış Tokat da titredi bu havadisle. Bin üç yüz on beş doğumlular kışlada toplanacaklar. Karayağız Türkmen delikanlıları kalktı geldi, kara zıpkalı Karadeniz uşakları, ince yapılı dil bilmez Çerkes gençleri beşer onar gruplar halinde akın etti çevre köylerden. Kimini Çanakkale'ye yazdılar, kimini Filistin'e, Yemen'e. İllerini, köylerini bırakıp bilinmedik diyarlara doğru sürdüler atlarını. Kara tren vagonlarına doluştular. Gözü yaşlı duacı analarla sabırlı yavuklular kaldı geride. Ardından bir maşrapa su döktükleri delikanlıları için yanaklarından süzülen gözyaşlarını yazmalarının ucundaki gül oyalarına sildiler. Geride kalan kalbi kırık yavuklular içlerindeki yangını türkü yaptı, on sekizlik yiğitlerin ardından ağlayarak söylediler.

Hey on beşli, on beşli
Tokat yolları taşlı
On beşliler gidiyor
Kızların gözü yaşlı

Tahtoba köyünden bölüğe çağrılan gençlerin arasında Bey oğlu Hüseyin de vardı. Al atını topuklayıp ayrıldı köyünden yaşıtlarıyla birlikte. Tokat'ta, Örtmeliönü'ndeki kararmış tahtalarla kaplı evciğin kapısını çaldı önce. Sözlüsünün ana babasının elini öptü. Göz ucuyla baktı utançtan yüzü kızaran Hediye'ye "Vatan borcunu ödeme zamanı, sağlıcakla kalın. Dua edin çocuklarınız için. Döner gelirsem, ahdimdeyim, çift davullar çaldırıp toy yaparım" dedi onlara. Sonra helallik dileyip ayrıldı Hediye'nin evinden. Başını çevirip tekrar tekrar ardına bakarak sürdü atını.

Gidiyom gidemiyom
Seni terk edemiyom
Sevdiğim pek küçücek
Koyup da gidemiyom

Boynunu büküp asker yolu bekleyen bir sürü genç kızdan biriydi artık Hediye. Her gece dua ederek baş koyduğu yastığını sabaha kadar gözyaşlarıyla ıslattı. Günleri saya saya, aylar sonra yerine varabilen sarı zarfların içinden bir hayır haber alma ümidiyle bekleyerek geçirdi mevsimleri. Hasretini nakış nakış döktü iğne oyalarına, dantel perdelere, kilim tezgahlarında dokunan cecimlere. Tokat'ın çıplak dağlarını bembeyaz karlar örttü önce, sonra karlar çağıl çağıl eridi, kuru ağaçlar canlandı, tomurcuklandı, yapraklandı. Asmalar gözyaşı gibi salkım salkım üzümlendi. Kah Batmantaş Köyü'ne bir ateş koru gibi kara haber düştü, kah Yatmış'a, kah Hanpınarı'na... Salavatlarla uğurladıkları delikanlılarının toprağa düştüğü haberini alan kara bahtlı analar, kara çatkılı yavuklular, dul kalan tazeler maşrapalarla su döküp ıslattıkları kapı önlerini gözyaşlarıyla ıslattılar.

Memlekette yangın düşmedik ocak kalmadı.

Eli yüreğinde uyandı her sabah Hediye. Komşu kadınlara rüyalarını tabir ettirdi. Mahzun mahzun yollara bakıp bir haber bekledi kara yağız Hüseyin'inden. Uçup giden turnalardan haber umdu. Sabah esen serin rüzgara selam asıp yolladı.

Çok mu uzaktı bu Yemen dedikleri yer?

Şu çıplak dağların ardına gitse bulur muydu yarini?

Buluverse al kanlı yarelerini sarar mıydı pembe çevirmeli ipek mendiliyle?

Gece gündüz binbir kuruntuyla içi içini yedi. Bir o değil, koca Anadolu'nun anaları, yavukluları vakti belirsiz bir dönüşün ümidiyle dua edip bekliyordu. Bekleyiş derde dönüştü. Gelen her şehadet haberiyle kavuşma ümidi biraz daha kırıldı. Analar, askere gitmiş babalarını soran bebelerine "Az kaldı dönecek" derken ciğerleri sızım sızım sızılar oldu.

Seneler geçiverdi yüzlerde çizgi bırakarak. Yiğitsiz kalmış evleri bekleyen köpekler yabancıya ürümez olmuştu artık. Dağlarda eşkıyalar peydahlandı. Asker kaçakları, arsızlar, hırsızlar kol gezmeye başladı ortalıkta. Bir gün falanca köyden baskın haberi geldi, bir gün filanca köyden. Ansızın uğratmışlar evleri. Para eder her şeyi toplamışlar, cepheye gitmiş yiğidinin yasını tutan taze gelinleri dağa kaldırmışlar, ıssıza çökertmişler. Hükümet baş edemiyormuş artık onlarla. Şehirlerde kasabalarda kimse kimsenin selamını almaz olmuş. Güven diye bir şey kalmamış.

Hediye'nin anasıyla babası yanlarına çağırdı kızlarını. Utana sıkıla açtılar endişelerini ona.

"-Kara yazgılı kızım, bilirim beklediğin var ama işte seneler geçti. Dört kış, dört yaz bitti bir haber yok Tahtobalı Hüseyin'den. Böyle susup beklemekle olmaz. Haberini alıyoruz, nice yiğitler de şehit oldukları halde evlerine haber uçurulmazmış. Kim gitti de geri geldi ki bu Yemen denilen ilden? Devletimiz her gün il il geri çekilirmiş. Askerden hayır haber beklemenin manası yok. Biz artık kocadık, sana sahip çıkamayız, namusundan endişeliyiz. Yazma ustası Emin Efendi sana talip oluyor. Erkeğin yaşlısı olmaz. Emin Efendi zengin bir tüccardır. Oğlu uşağı yok, koca evde bir fidai başın olacak. Biz gitmenden yanayız. Git evini ocağını kur. Yuvanı bil sen de. Dönüp dönmeyeceği bilinmeyen bir yavukluyu beklemekle olmaz."

Bahtsız Hediye yaşın yaşın ağlayarak çıkardı parmağındaki söz yüzüğünü. Ana babasının isteğine olmaz diyecek kız yoktu ya o zamanlar, kötü yazgısını kabullenip oturdu Hediye. Birkaç hafta sonra sessiz bir törenle Dimorta Hanı'nda yazmacılık yapan altmışına gelmiş Emin Efendiyle nikahladılar onu. Son güne kadar Hüseyin'in döndü haberini alma ümidiyle bekledi kızcağız. Türküler mırıldanıp pencere kafeslerinin önünde ağladı, ağladı.

Gidiyom işte ben de
Bir arzum kaldı sende
Ayva oldum sarardım
Din iman yok mu sende

Çifte davullu toy hayallerine yandı Hediye. Gelin kınası görmemiş küçücük elleriyle sildi gözyaşlarını. Yüzünü birkaç kez görüp yüreğine nakşettiği Hüseyin'in yasını tutmasına fırsat olmadan, sırma işlemeli al bindallı giymeden gelin olup Emin Efendi'nin evine girdi.

Rengarenk Tokat bezlerine tahta kalıplarla desen vuran yazma ustalarındandı Emin Efendi. Uzun beyaz sakallı, yün papaklı, vaktinden önce çökmüş bir koca esnaftı. Yamrı yumru elleriyle yazmaları desenledikten sonra Meydan Camisinde namazını eda etmeden evine gelmeyen bir yalnız adam... Önceki evliliğinden olan çocuklarının her birinin şehitlik haberi gelmişti çeşitli cephelerden. Değil Hediye kızın tazeliğini, dünyayı armağan etseler içinde ölen yaşama sevinci dirilesi değildi.

Hediye kız bu kocamış erin evinde vakitsiz ayazlarla çiçekleri dökülmüş bir kiraz ağacı gibi mahzun ve kederli Hediye kadın olup çıkıverdi.
BURDAN DİNLEYE BİLİRSİNİZ
http://www.youtube.com/results?search_query=HEY+ONBESL%C4%B0&search=Search


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 04 Ekim 2007, 20:47:54
Hastane Önün de İncir Agacı
Hastane Önünde İncir Ağacı
Hastane önünde incir ağacı (Annem ağacı)
Doktor bulamadı bana ilacı (Annem ilacı)
Baş tabip geliyor zehirden acı (Annem vay acı)

Garip kaldım yüreğime dert oldu
Ellerin vatanı bana yurt oldu

Mezarımı kazın bayıra düze (Annem vay düze)
Yönünü çevirin sıladan yüze (Annem vay yüze)
Benden selam söylen sevdiğinize (Sevdiğinize)

Başını koysun karalar bağlasın
Gurbet elde kaldım diye ağlasın

Komşu kızı ile beşik kertmesi olan bir genç askerde vereme yakalanır. Hava değişimi olarak Yozgat´a (Akdağmadeni) gelir.

Sözlüsünün ailesi gence kızlarını göstermek istemez. Genç tedavi için İstanbul´da hastaneye yatar, pencereden gördüğü incir ağacından aldığı ilhamla aşağıdaki türküyü söyler.

Yakalandığı amansız hastalıktan kurtarılamayarak hastanede ölür. Ailesi cenazesini Yozgat´a getiremez, İstanbul´da kalır.
DİNLEMEK İSTEYENLER TIKLASIN
http://www.youtube.com/results?search_query=HASTANE+%C3%96N%C3%9CNDE+%C4%B0NC%C4%B0R+A%C4%9EACI


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 04 Ekim 2007, 20:54:04
Çanakkale İçinde

Çanakkale İçinde Aynalı Çarsı,
Ana Ben Gidiyom Düşmana Karsı.
Of Gençliğim Eyvah.

Çanakkale İçinde Bir Uzun Selvi,
Kimimiz Nişanlı Kimimiz Evli.
Of Gençliğim Eyvah.

Çanakkale Üstünü Duman Bürüdü,
On Üçüncü Fırka Yürüdü.
Of Gençliğim Eyvah.

Çanakkale İçinde Bir Dolu Testi,
Analar Babalar Mektubu Kesti.
Of Gençliğim Eyvah.


Anadolu halkının kahramanlığını destanlaştırdığı savaşlardan biri de Çanakkale cephelerinde olur. Büyük imkansızlık içinde verdiği bu çetin mücadelede, bağımsızlığı için gerektiğinde çok şeyler yaratabileceğini bütün Dünyaya bir kez daha anlatmıştır.

Birinci Dünya Savaşı İtilaf Devletleri dediğimiz İngiltere, Fransa ve Rusya ile, İttifak Devletleri dediğimiz Almanya, Avusturya ve İtalya´nın birbirleriyle savaşmasıyla başlar. Almanya´ya saldırabilmesi için Rusya´nın silah ve cephane ihtiyacı vardı. Bunun için Boğazlar yoluyla Rusya´nın İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle birleşmesi gerekiyordu. Oysa ki Osmanlı Devletinin harbe girmesi üzerine Çanakkale boğazını geçmek için Osmanlı Devletine Çanakkale´de cephe açmaları gerekti. İtilaf Devletlerine ait bir donanma 18 Mart 1915´te Çanakkale Boğazı´nı geçmeye kalkıştı. Burada kahramanca çarpışan Türk kuvvetleri karşısında büyük kayıplar vererek geri çekildi. Bu sefer Gelibolu yarımadası´nın çeşitli yerlerine kuvvetler çıkararak karadan İstanbul´a yürümeyi denediler. Ne yazık ki yapılan sayısız hücumlar Türk süngüsü karşısında eriyip gidiyordu. Son olarak büyük bir taarruzla Gelibolu yarımadası üzerinden Marmara´ya ulaşmayı denediler. Ansızın yaptıkları bu taarruz da Anafartalar ve Arıburnu, bölgelerinde benzeri görülmemiş bir müdafaa ile durduruldu. Türkleri bu cephelerde yenemeyeceklerini anlayan düşman buraları terk ederek çekilmek mecburiyetinde kaldı.

Yüzbinlerce şehit verdiğimiz bu savaşın bütün Anadolu´da heyecan uyandırması, bu savaşa doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden hasılı yurdun dört bucağından gönüllü asker gitmesindendir.
İZLEYİN
http://www.youtube.com/watch?v=_IO41S__w0M
http://www.youtube.com/watch?v=_5bP1SC4M3Y


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 04 Ekim 2007, 21:13:08
Eledim Eledim Höllük Eledim
 
Eledim Eledim Höllük Eledim,
Aynalı Beşikte Canan Bebek Beledim.
Büyüttüm Besledim Asker Eyledim,
Gitti De Gelmedi Canan Buna Ne Çare,
Yandı Ciğerim De Canan Buna Ne Çare.

Bir Güzel Simâdır Aklımı Alan,
Aşkın Sevdasını Canan Sineme Saran.
Bizi Kınamasın Ehl-i Din Olan.
Gitti De Gelmedi Canan Buna Ne Çare,
Yandı Ciğerim De Canan Buna Ne Çare.
SEVDİĞİM TÜRKÜLERDEN BİRİDİR
http://www.youtube.com/watch?v=5dgEQPazUkQ


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 04 Ekim 2007, 21:21:41
Bodrum Hakimi

Mefharet Hanımın hakim olarak görevli gittiği Bodrum da intiharı ardından, yöre halkının duygularıdır türkü olan.

Keşiflerine giderken at binen, yöre halkını seven, halkça da sevilen bir adalet sözcüsüdür Mafharet Hanım.

Farklı söylenceler vardır ama hepsinin sonunda ipi kendi boynuna geçirendir Bodrum Hakimi. Denir ki; sevdiği genci yargılarken eli de dili de varmamıştır ölüm cezası vermeye. O yüzden canına kıymıştır. Bir başka konuşulan; nişanlısının ölümüdür Bodrum Hakimi ne bu hayatı yaşanmaz kılan. Yine söylentiye göre idam cezası verdiği bir gencin abisi, Bodrum Hakimi ni Çatal Adaları na götürüp tecavüz etmiştir. Bunun ızdırabı ile yaşayamayıp geçirmiştir ipi boynuna. İçtenlikle çok sevilmiş bir hakimin ardından, Bodrum da yakılmış bir ağıttır bu.

Bodrumlular erken biçer ekini
Feleğe gurban mı gittin bodrum hakimi
Nasıl astın Mefaret hanım kendi kendini
Altın makas gümüş bıçağıyla doğradırlar tenini

Hakim hanımın memleketi Kütahya Tavşan
Hakim hanımsen eyledin bizleri düşman
Nasıl kıydın Mefaret hanım kendi kendini
Çifte doktor gümüş bıçağıyla doğradı o beyaz tenini

http://www.youtube.com/watch?v=zYBhL282ZC8


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 04 Ekim 2007, 21:29:45
Dersini Almışta Ediyor Ezber

Yozgat şehri 1760 yılı başlarında Bozok Yaylasının, yeşillik, etrafı ormanlarla çevrili içinde binbir çeşit kuşun ötüştüğü bir sahada kurulurken; Yozgat halkı o zaman yarı göçebe ve sürülerini besleyerek hayvancılıkla uğraşır, hayatlarını bu yoldan sağlarlardı. Bu ozanların çoğunluğunu Sorgun ilçesindeki ozanlarımız oluşturmaktadır.

Bozok yaylasında otlayan bu sürülerin birini de Sürmeli Bey adında bir Türkmen Yörüğü otlatırdı. Halk tarafından sevilen bu yanık sesli halk ozanı elinde kavalı, sırtında sazı Yozgat´tan Akdağmadeni´ne uzanan ormanların içinde sürüsünün içinde dolaşırdı. Bazen bir çamın dibine rastlanır. Sazının tellerini konuşturur bazen bir derenin kenarında kavalını çalar, aşık olduğu gönlünün sevgilisini düşünürdü.O sevgili ki güzelliği Bozok yayla´sına yayılmış, ahu gözlü, sürmeli kaşlı, ay yüzlü bir dilberdi. Babası bir Türkmen beyi idi ve çok sert bir adamdı. Sürmeli Bey, ailesini salarak, babasından sevdiğini istetir, mağrur adam, kızını bir çobana vermeye yanaşmaz. Araya beyler, ağalar girer ama boşuna, bir türlü gönlü olmaz kızın babasının ve iki sevgili birleşemezler.

Üzüntüsünden sürüsünü bırakan Sürmeli Bey alır sazını eline beşçamlar mevkiinde kendine bir dergah kurar. Aşkını, yanık türküleriyle dağlara ağaçlara anlatır. Küser otağına, obasına ve Akdağlar´a kadar uzanan çamların arkasında onu bir daha gören olmaz. Dertli kavalına üflediği, işli sazına söylettiği nameler kalır geriye. O gün bu gündür dillerde yankılanır Sürmeli Bey´in türküleri.
Dersini Almış Da Ediyor Ezber
Sürmeli Gözlerin Sürmeyi Neyler
(Aman Ben Yarelendim Aman)
Bu Dert Beni İflah Etmez Deleyler
Benim Dert Çekmeye Dermanım Mi Var
(Aman Aman Sürmelim Aman)

Kaşın Çeğmelenmiş Kirpik Üstüne
Havada Bulutun Ağdığı Gibi
(Aman Ben Yarelendim Aman)
Çiğ Gibi Düşmüş De Gül Sineler Islanmış
Yağmurun Güllere Yağdığı Gibi
(Aman Sürmelim Aman)
http://www.youtube.com/watch?v=31T1cun0Gbw&mode=related&search=


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 04 Ekim 2007, 21:39:17
Çöz al Mustafalim

DEĞERLİ SANATCIMIZ ÖZAY GÖNLÜM'ÜN KENDİ AĞIZINDAN DİNLEYELİM
VE KENDİSİNİDE RAHMETLE ANALIM
http://www.youtube.com/watch?v=VDWvQB1s8hY&mode=related&search=


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 04 Ekim 2007, 21:50:24
Kırmızı Gül Demet Demet

Ali diye bir oğlan varmış zamanında.Savaş patlak vermeden evvel gönül vermiş bir güzele, evlenmiş ve evliliğinin daha kırkı çıkmadan askere çağrılıvermiş.Ali sevdiğini anası ile bir başına bırakıvermiş ve askere gitmiş.Ali askere gitmesinden epey bir süre geçmesinden sonra savaşın bittiği haberi gelmiş köye Ali nin anası ile sevdiği mutluluk sarhoşu olmuşlar.Ali nin içinde bulunduğu grubun şehre dönüş tarihi belli olmuş bunun üzerine anası ve karısı başlamışlar hazırlığa.Ve o gün geldiğinde anası demişki:

"Kızım ben gidip tren istasyonunda bekleyeyim oğlumu sende hazırlıkları tamamla evde" deyip tren istasyonun yolunu sabahın köründe tutmuş.Anası başlamış beklemeye.Bir tren gelir biri gider ve oğlan gelmezmiş.Anası hava kararıncaya kadar beklemiş ve oğlan gelmemiş.Umudunu kesen ana evin yolunu tutmuş.
Eve geldiğinde gelinin odasında sesler geldiğini duyup kapıya yanaştığında içerde bir erkek olduğunu anlar.Bizim Anadolunun anası namusunu kirli bırakırmı içerden tüfeği kaptığı gibi odaya dalıverir ve yorgana doğru boşaltır mermileri.Ortalık kan gölüne dönmüştür.O arada yorgan sıyrılıverir yatağın üstünden.Birde ne görsün iki yıldır askerde olan oğulcuğu ile ona gözü gibi bakan gelini yatağın içersindedir.Meğersem anası istasyonda beklerken görememiştir oğlunu, oğlanda koştura koştura eve gitmiş ve sevdiceğini yalnız bulunca dayanamamıştır.Bundan sonra ana az olan aklını da yitirip yollara düşer ağzında bir türkü;
Kırmızı gül demet demet
Sevda değil bir alamet
Gitti gelmez o muhannet
Şol revanda balam kaldı

Kırmızı gül her dem olsa
Yaralara merhem olsa
Ol tabipten derman gelse
Şol revanda balam kaldı

Kırmızı gülün hazanı
Ağaçlar döker gazeli
Kara yağızın güzeli
Şol revanda balam kaldı


http://www.youtube.com/watch?v=B1nrJ6hfTxw


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 04 Ekim 2007, 22:00:26
Açılın Kapılar

Vaktiyle, Hafik ilçesinin Sofular köyünde Hızır adında bir genç varmış.O zamanlar bu köyün halkı Alevi imiş.Zamanla yoldan çıkmışlar.Onların bu durumunu beğenmeyen Hızır, köyden ayrılmaya karar vermiş, çıkmış yola.Ha şurası, ha burası derken Banaz´a kadar gelmiş.Pir Sultan´ın yanına azap durmuş.Sonra da müridi olmuş.Aradan seneler geçmiş, bir gün Hızır:
"Pirim, demiş; Sen herkese himmet ediyorsun, herbiri çeşitli makamlara geçiyor, ne olur, bana da himmet et, büyük adam olayım, ben de bir makama geçeyim."

Pir Sultan şöyle bir düşündükten sonra gülümsemiş. "Ulan Hızır ben dua ederim, belki sen de büyük adam olursun; Hatta paşa, vezir de olursun ama, sonunda gelip beni astırırsın."

Yine de duasını eksik etmemiş.Hızır İstanbul´a gidip saraya girmiş.Ağa, Kapıcıbaşı, Paşa, Beylerbeyi derken vezir olup Sivas valiliğine atanmış.Pirini unutmamış, haber gönderip huzuruna getirtmiş.Hürmet, izzet, ikram derken bir hayli de sohbet etmişler.Yemekte mükellef bir sofra donanmış.Pir Sultan yiyeceklere şöyle bir bakıp hemen geriye çekilmiş.Paşa şaşırmış.

"Birşey mi oldu pirim?". Pir Sultan, "Hızır, demiş; Bu yemeklerde zina kokuyor.İçinde yetim hakkı var, sen bunları haram para ile yaptırmışsın." Hızır Paşa "Yok pirim" dediyse de dinletememiş.Ama bir hayli de içerlemiş.Pir Sultan biraz daha ileri gidip, "Bunları ben değil, köpeklerim bile yemez.İstersen çağırayım da gör" demiş.Hemen ünlemiş, köpekler anında gelmişler.Bir tepsiye haram yemek, bir tepsiye helal yemek konmuş.Önce haram yemekler getirilmiş.Köpekler şöyle bir koklayıp geri geri çekilmişler. Arkasından helal yemeklerle dolu tepsi gelmiş.Köpekler onu da kokladıktan sonra, kuyruklarını sallaya sallaya yemeye başlamışlar.Bu hakarete çok kızan Hızır Paşa, hırsını yenemeyip pirini Toprakkale´ye hapsettirmiş.

Eh... Ne de olsa piri.Hırsı geçince bir bahane ile affetmek istemiş.Zindandan çıkartıp demiş ki:

"Bana içinde Şah´ın adı geçmeyen üç deyiş söylersen seni affedeceğim.Yok, söylemezsen kendin bilirsin" Pir Sultan "Peki öyleyse" deyip tezeneye şöyle bir dokunmuş ve,

"Açılın Kapılar Şah´a Gidelim",
"Kul Olayım Kalem Tutan Ellere" ve
"Karşıda Görünen Ne Güzel Yayla" adlı değişleri okumuş.
(Tüm değişlerde Şah´ın adı defalarca geçiyor)

Pirini affetmeye hazırlanırken, onun hemen her fırsatta Şah´ı anması Hızır Paşa´yı çileden çıkarmış.Ne söylediğini, ne yaptığını bilemez hale gelmiş.Yanındakilere emretmiş:

"Asın bunu".


Hızır paşa bizi berdar etmeden
Acılın kapılar şaha gideyim
Siyaset günleri gelip çatmadan
Açılın kapılar şaha gideyim
Yıkılın kaleler dosta gideyim

Kalenin kapısı taştan demirden
Yanlarım çürüdü yaştan yağmurdan
Bir kimsem yoktur ki dostu cağıram
Açılın kapılar şaha gideyim
Yıkılın kaleler dosta gideyim

Çıkarım bakarım kale başına
Mümin müslümanlar gider işine
Bir ben mi düşmüşem can telaşına
Açılın kapılar şaha gideyim
Yıkılın kaleler dosta gideyim

Abdal Pir Sultan’ım ey hızır paşa
Bizi hasret koydun kavum kardaşa
Yazılan mı gelir sağ olan başa
Açılın kapılar şaha gideyim
Yıkılın kaleler dosta gideyim

http://www.youtube.com/watch?v=TZjBQYTIHr8


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 07 Ekim 2007, 23:36:24
Adana ya Bir Kız Geçti Gördün mü?
Tahir Efendi diye bilinen halk ozanının, kendi sevdası için yaktığı bir türküdür.

Niğde Bor un Ortaköy ünden Tahir Efendi at sırtında diyar diyar gezerken konklamış Ereğli de bir dere kenarında. Etrafı mesken tutmuş, aşiret çadırlarının birinden elinde testileri güzeller güzeli bir kız görmüş. Tahir Efendi görür görmez tutulmuş Hüsne ye varıp "evlen benimle" demiş hemen güzele.Hüsne, babasının haftaya dönüşünde gelip Allahın emriyle istemesinin söylemiş Tahir e.

Sabırsızlıkla evine dönmüş Tahir, beklemeye koyulmuş zamanın gelmesini. Bu arada Adana dan dönen Hüsne nin babası olup biteni öğrenince, razı olmamış kızının tahir e vermeye. Tahir varamadan kızı istemeye, baba hem hüsne yi hemde taşı tarağı toplamış tutmuş Adana yolunu.

Tahir ailesi ile kız istemeye gittiğinde, Hüsne nin çoktan Adana ya vardığını öğrenip dertlenir.



Ereğliden çıktı sökün eyledi
Arayatı çifte hanı boyladı
Kapbe felek ne ettide eyledi eyledi
Adanaya bir kız geçti gördün mü gördün mü.

Tekire vardımda hava bulandı
Göçün önü Fındıklı yı dolandı
Kavaklı dan çok güzeller sulandı
Buralardan Hüsnem geçti gördün mü

Yanar mola Adana nın feneri
Avcıları dolanıyor kenarı
Sana diyom Kocahan ın çınarı
Adana ya bir kız geçti gördün mü

Ay doğmadan Ak köprüyü geçtin mi
Gün çavmadan mah yüzünü açtın mı
Şekerpınarından bir su içtin mi
Adana ya bir kız geçti gördün mü

On iki devem var on bir maya
Hüsnem in cemali benziyor aya
On ikisi kurbandır Hüsnem sana
Buralardan Hüsnem geçti gördün mü

Sana derim sana Gavur sındığı
Çifte handır güzellerin konağı
Yıkılıpta din islama döndüğü
Adana ya bir kız geçti gördün mü

Ulukışla çiftehan ın başından
Korkar oldum boranından kışından
Güzelleri mor don giyer dışından
Adana ya bir kız geçti gördün mü.



Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 07 Ekim 2007, 23:38:25
Ağacın iyisi özünden olur
Büyük bir halk şairi olan Karacaoğlan´ın hayatı üzerine yapılan araştırmalarda kesin bir bilgi yoktur. Son yıllarda yapılan araştırmalarda ve şiirlerinde yapılan incelemelerden onun 1606 da doğmuş 1670 yılında ölmüş olduğu tahmin edilmektedir. Her nekadar doğduğu yer bilinmiyorsa da öldüğü ve mezarının bulunduğu yer bellidir. Kendisinin Güney Anadolu´da yaşayan Türkmen aşiretinden olduğu daha doğrusu İçel´li olduğu muhakkaktır.Şiirlerinden anlaşıldığı kadarıyla kendisi pek çok yer gezmiş,aşkı ve tabiat sevgisini yaşadığı hayatı, çağının konuşma dili ile öz türkçe olarak işlemiş ve anlatmış bir halk şairidir.
Bugün kesin olarak bilinen bir şey varsa o da mezarının İçel´in Mut İlçesi´ne bağlı Karacaoğlan Köyü´ndeki Karacaoğlan tepesinde Karacakız tepesi ile karşı karşıya olduğudur.
Mezar 1997 yılında anıt mezar haline getirilerek Kültür Bakanı İstemihan Talay tarafından ziyarete açılmıştır. Karacaoğlan aynı zamanda tarihte heykeli dikilen, bilinen ilk ozandır. İçel´in Mut İlçesine Heykeltraş Prof.Hüseyin GEZER tarafından yapılan heykeli 8 haziran 1973 günü dikilmiştir.Yörede onun şiirlerinden pek çoğu halk arasında söylenir bazıları türküleştirilmiştir.

Çeşitli kaynaklara göre Kozana bağlı Feke İlçesi´nin "Gökçe" köyünde, "Mamalı" da, "Binbuğa"da, "Erzurum"da "Zobular"da, "Gökçeli"de, "Varsak da, hatta "Belgrad"da doğduğu öne sürülmüştür. Fakat, kanımızca en sağlam ve eski kaynak, Akşehirli Ahmet Hamdi Efendi´nin hatıra defteri olup, inandırıcı delillere da-yanmaktadır. Hamdi Efendi, Varsak köyünde 1876 da hatıra defterine şu satırları kaydetmiştir: "Malum ola ki Karacaoğlan Varsak karyesinde dünyaya gelüp babası Türkmen aşiretinden Kara İlyas, fakir-el hal olmağla sayd-ü şikarla taayyuş eder olup 1013 (M .1604) tarihinde Kozan dere-beylerinden Hüsa m Beyin sayıl namıyle tut-kap asker devşirdiği hengamda İlyas dahi tutulup götürülerek orada gaip olduğu için lakapları Sayıloğlu kaldığı ve el- yevm karyei mezbur hanedanı Sayılzade Mehmet Efendi´den anlaşılmıştır. Karacaoğlan´ın ismi Hasan olup öksüz büyümüş. Vechen karayağız ve fakir çocuğu olduğu için buna Karacaoğlan denülüp böylece anıldığı. Karacaoğlan delikanlı iken munis ve zeyrekliği hasebiyle ol vaktin karye ağalarından serdengeçti Osman Ağa Karaca Oğlan´ı evlatlık şekliyle diğer fakir bir aile kızıyle teehhül ettirmiş ise de kız hor ve çirkin olduğundan Kara caoğlan babası gibi Sayıl askerliğine tutulacağını anlayup yirmi dört yaşında Varsak´tan firar-la mekanın gaip ederek, encam Maraş´ta Zülgaroğlu (Zülkadir olacak) Hüsam Bey´ in himayesinde altı sene teehhül ümidiyle kalıp, teehhül ümidi münkesir olunca ora-dan müfarekatla yine geşt-i diyara başlayıp on dokuz sene sonra vatanına gelmişse de fazla barınamayıp elli beş yaşında Tarsus tarikıyla tekrar geşt-i diyara der-ban oldu-ğu (1)", kayıtlıdır. Han Mahmut adli halk hikayesinde ve diğer bazı anlatımlarda Karacaoğlan´ın Tarsus´ta Karaca Kız adındaki bir yörük beyi´nin kızına aşık olduğu, vermedikleri için kızın, arkasından da Karacaoğlan´ın Kırklar mağarasına, bazı kaynaklara göre de Eshab-ı Kehf Mağarasına çekilerek orada öldüğü rivayet olunur. İshak Refet Işıtman ise, 1933 yılında yayınladığı Karacaoğlan adlı eserinin 33. sayfasında "Şairin menkıbeleri arasında Karaca Kız adlı birisini sevdiği söylenir ve ölünceye kadar bu sevginin devam ettiği, fakat birbirlerine kavuşamadıkları, en sonunda Karacaoğlan´ın bir tepeye, Karaca Kız´ın da onun karşısındaki bir tepeye gömüldükleri anlatılır. Bu tepeler Çukurovada imiş", demektedir. Bizim görüşümüze göre buradaki Çukurova´dan Çukur Köyü´nün anlaşılması gerekir. Zira Çukur köyü (şimdi Karacaoğlan) Karaca Kız ve Karacaoğlan Tepeleri´nin düzlüğündedir. Fuat Köprülü´nün araştırma yaptığı dönemlerdeki ulaşım imkanları dikkate alınırsa, Mut İlçesi dahi belli çevre dışında bilinmezken Çukur köyünün bir araştırmacı için bilinmesi elbette mümkün değildir. Esasen şimdiki Çukur (Karacaoğlan) köyü 1286 yıllarında Sarıkavak beylerinden Hacı Kadir ağa zamanında eski yerinden nakledilmiştir. Karacaoğlan tepesinin birkaç kilometre kuzey batısına düşen eski Çukur içme ve kullanma sularını sarnıçlardan sağlayan bir kıraç yayladır. Sarıkavak beylerinin yaylası olan bu köyün 8 kilometre kadar doğuya nakledilmesinin bir de hikâyesi vardır. Rivayete göre köyün çobanı, sürünün içinden bir tekenin sık sık ayrılarak sakalı ıslanmış şekilde geriye döndüğünü görür ve merakla takip eder. Görür ki şimdiki köyün hemen yakınında bir kaynak vardır ve teke tesadüfen bulduğu bu kaynaktan iç güdüsüyle şaşırmadan gidip, suyunu içtikten sonra dönmektedir o Bundan sonra sadece yazları oturulan eski Çukur su kaynağına yakın yerde yeniden iskân sahası haline getirilir. Köy devamlılık kazandıktan sonra halk Karacaoğlan mezarını adeta ziyaretgâh haline getirmiş, ona evliyalık izafe etmiş, tepenin adına zamanla Erenler Tepesi de denmeye başlanmıştır.




Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 07 Ekim 2007, 23:39:58
Aksaray Develisi
Yaklaşık 1900 yıllan... Temmuz güneşinin Anadolu´yu yakıp kavurduğu günlerde, Konya ´ya yakın köylerden birindeyiz. Bir evin temelleri yeni bitmek üzere. İri yan bir adam koca elleriyle güneşe inat, koca koca taşlan yontup, temeli yükseltmek için ha bire çalışmakla meşgul. Bir yandan da çamur isteyip, amelelere daha sıkı çalışmalarını tembih ediyor. Dört beş amele, bir ustaya çamur ve taş yetiştirmekte güçlük çekiyorlar. Etraf an kovanı gibi. Taş ve çekicin işlemenin ve işlenmenin verdiği hazla çıkardıkları ses, dalga dalga çevreye yayılıyor. İri yan koca elli adam bir terini siliyor, bir temele taş koyuyorken, gözü tulumbanın başında, su içme bahanesiyle oyalan ameleye takılır. Gümbür gümbür bir ses ile amelenin yüreğini oynatır. Amele hemen küreğini alıp çamur karıştırırken, ´´Ne sert bir adam´´ diye düşünür.

Oysa bilmez ki, kaba saba adam diye tasvir ettiği kişi ne kadar ince ruhludur!..

Oysa bilmez ki, taş kıran kerpiç kesen o eller, kanun üzerinde dolaşırken, al yazmalı körpecik köylü kızının kınalı narin ellerinden farksız olduğunu!..

Nerden bilsin ki o koca elli adamın Gökmen Hasan Hüseyin Ağa olduğunu. Nerden bilsin ki, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa´nın Konya´da namı olduğ1mu, Konya oturaklarının değişmez siması olduğunu.

Ve yine bilmez ki, geleli daha birkaç gün olmasına rağmen, yüreğinin sıla hasretiyle çarptığını. Konya´yı, tozlu Aksinne´sini.

Külahçı sokağının karşısındaki alçacık da köhne kerpiç evini.

Muhabbetin pervasızca sunulduğu, günlerin haftaların kısaldığı Konya oturaklarını, "Şabab oğlan" türküsünü, ihvanını, yaranını özlediğini, kanun tellerin nağme olup gezinmeyi arzu ettiğini nerden bilsin ki?!..

O koca elli adam, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa, bir yandan terini siliyor, bir yandan yonttuğu taşı itina ile yerine yerleştiriyor.

Taş yontarken çekicin çıkardığı ses sanki akşam yakacağı türkünün, dillerden düşmeyecek türkünün, çığ çığlık habercisi idiler.

Derken, güneş kızgınlığını yitirip gece ülkesine yolculuğunu hızlandırınca, işi bırakırlar.

O koca elli, ruhu kanun telinde dolaşan adam, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa, bulgur aşını yedikten sonra bir ´´Kalıp carası2´´ yakar.

Başını aktaşa koyar, uzanır. Sigara dumanının adında Emmiler türküsü yankılanırken uyuya kalır.

Rüyasında yaranı, kadınlar pazarında bir ara bekçilik yapan ´´Gavur İmam´ı´´ görür. Asıl adı Hüseyin olan Gavur İmam, o sıralar bir camide imamlık yapmaktadır. Her günkü gibi yatsı namazını kıldırıp, caminin kapısını kilitlemiş, başında sarığı, sırtında cüppesi, elinde şak şak tespih ile ağır ağır evine giderken birden irkilir!. Kulak kabartır?! Bir saz dövünmektedir uzaktan!.. Gavur İmam olduğu yere mıhlanır. Bir süre evi dinler. Evet! Evet! Artık şüphesi kalmamıştır, bir oturaktır bu. Olanca haşmetiyle dışarıya taşan ahenk onu cezbeder, eli gayri ihtiyari kapının tokmağına gider. O da ne?!.. Kapı açıktır, dalar. Bu bir bağ evidir. Daha iyi duyabilmek için, gider, pencerenin altına çöker. Şuh zil sesleri arasında, yanık yanık türkü söyleyen Gökmen Hasan Hüseyin Ağa´yı tanır;

Eremedim vefasına dünyanın
Bülbül konmuş sarayına Konya´nın

Bunu duyan Gavur İmam, artık dayanamaz, kapıyı tıklatır, kapı açılır, içeri girer. Bir oturak kadını zarif, kıvrak hareketlerle, ayaklan adeta yere basmamacasına zil dövmektedir. Dem, nargile ve ahenk birbirlerine sinmiş; içeriyi tatlı bir sarhoşluk kaplamıştı. Gavur İmam, hemen kapının yanına çöktü ve terbiyeli sesiyle dövünmeye başladı;

Eremedim vefasına dünyanın
Bülbül konmuş sarayına Konya´nın;

derken herkes onu fark etti. Başında sarık, sırtında cüppeyle onu görünce şaşırdılar, fakat şaşkınlıktan kısa sürdü; tanımışlardı.

Hoşgörüsü ve muhabbet ehli olmasıyla tanınan Gavur İmam´dı. Türkü bitti, ara verdiler.

Oyuncu kadın boşalan kadehleri testideki kaçak rakıyla tazeledikten soma, bir kadeh de Gavur İmam´a uzattı. Gavur İmam içmedi. O muhabbetten, zaten sarhoşlamıştı. Bunun üzerine oyuncu kadın, eline koca bir döğme gümüş tabaka alarak sigara sardı ve meclistekilere tek tek ikram ederek yaktı.

Saatler çabucak geçmişti. Ortalık ağarmaya başlayınca, Gavur İmam´ın aklı başına geldi. Bir süre düşündü, soma ani bir kararla sırtından cüppesini, başından sarığını ve saltasının cebinden camiinin anahtarını çıkarıp, kendisine kapıyı açan gencin eline verdi ve kulağına şöyle fısıldadı;

´´Bunları camiye götür, cemaatten birine ver, Gavur İmam artık gelmeyecek, Eremedim vefasına dünyanın türküsünü çağıracak de!´´

Gökmen Hasan Hüseyin Ağa yatsı ezanlarıyla uyandı. Kendini hala oturakta zannediyordu. Fakat yüzüne çarpan serin yel, ona rüya gördüğünü hatırlattı. O ne biçim rüyaydı öyle? Hem öyle bir türküsü de yoktu. İçinden yakılmamış türküyü okumak geldi, salıverdi sesini;

Eremedim vefasına dünyanın
Bülbül konmuş sarayına Konya´nın

Aksaray´dan Bakırtolu´na yol gider
Sürmelenmiş ela gözlü yol gider

Uzamışsın hay sevdiğim dal gibi
Gelip geçen selam vermen el gibi

Beyler besler merrak için tazıyı
Kadir mevlam böyle yazmış yazıyı

Devem yüksek atamadım urganı
Susadıkça ver ağzıma gerdanı

Saçım uzun ben saçımı tararım
Var mı benim Konyalıya zararım

Ağzından dökülen sözlere kendisi de şaşırdı. Tuhaf duygular içindeydi. Bir an ürperdi. Kalktı, yatmak üzere ahır sekisine3 doğru yollandı. Döşeğini serdi, soyundu, yattı ve uyudu.

Bu gün Hacı Fettah Mezarlığında uyuyan Gökmen Hasan Hüseyin Ağa´nın bu türküsü, yıllarca dillerden düşmemiş, oturak alemlerinin baş köşesine oturtulmuş, sazların iniltisinde nağmeleri dolanmış, sıla hasreti, yar hasreti çekenlerin, dünyanın vefasına eremeyenlerin gönlünde günümüze kadar ulaşmıştır.



Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 07 Ekim 2007, 23:45:56
Avşar Beyleri


Selçuklu İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla birlikte Anadolu’da Türk Beylikleri kuruldu. Beylikler zamanında Burdur ve civarında Hamitoğulları Beyliği kurulmuştu. Osmanlı Beyliği ile Germiyanoğulları arasında bir kız alışverişi sebebiyle Osmanlılar Acıpayam/Yeşilova bölgesindeki Eşeler yaylasını çeyiz olarak Germiyanoğulları´na verdiler. Bunun üzerine bölgeyi kontrol altına almak isteyen Germiyanoğulları 5-6 bin civarındaki atlı kuvvetlerini bölgeye gönderdi. Hamitoğulları da bu durumdan rahatsız olup kuvvetlerini bu bölgeye sevk etti.

Yine bu arada Karaağaç Bey kontrolundaki Avşar Aşireti de bu bölgeyi beğenip daha önceden yerleşmişti. Avşar Aşireti´nin kuvvetleri sayı olarak 500-600 civarındaydı. Germiyanoğulları´nın kuvvetlerine karşı kendilerini savunmak için sayıca çok azdılar. Ancak konakladıkları bölgeyi Germiyanoğulları´na bırakmaya niyetleri de yoktu. Aşiretin ileri gelenleri gözü kara Karaağaç Bey’e savaşmaması için ne kadar telkinde bulunduysa da dinletemediler. Karaağaç Bey Germiyanoğulları’yla savaşa tutuşup az sayıdaki adamlarıyla Germiyan güçlerini dağıtarak savaştan zaferle çıktı. Burası sonraları Avşar Aşireti’nin merkezi oldu ve “Asi Karaağaç” dendi. Bir diğer ismi de “Garbi Karaağaç” tır. Daha sonraları badem ağaçlarının çok olması sebebiyle buraya "Acıpayam" adı verilmiştir.

Avşar Beyleri’nin Germiyanoğulları´na karşı verdiği savaşta yaptıkları kahramanca çarpışmalarda obanın ozanı tarafından destansı bir şekilde türkü halinde söylenmiştir. Daha sonraları Teke Yöresinde sevilen ve günümüze kadar gelen bir türkü haline gelmiştir.
http://www.youtube.com/watch?v=tTYt0HQWJIY


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 07 Ekim 2007, 23:48:22
Bitliste Beş Minare
Bitlis biirinci dünya savaşından önce nufüsu 30000´dir lakin savaş çıkınca halk göç eder ve nufüs 3000´e düşer.

kurtuluş savaşında baba ile oğlucepheye gider savaş biter ve baba ile oğul şehre dönerler bir tepede baba heyacandan mıdır yoksa yorgunluktan mıdır bilinmez o tepeden memleketi bitlise bakamaz ve oğluna sorar oğul bitliste ne kaldı..

Oğul "baba bitliste beş minare kaldı"
baba; başlar türküye bitliste beş minare beri gel oğlan beri gel...
http://www.youtube.com/results?search_query=Bitliste+Be%C5%9F+Minare&search=Search


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 19 Kasım 2007, 21:18:06
Kara Yılan Der Ki Harbe Tutuşak



Gaziantep-Hüseyin Eroğlu-Ferruh Arsunar





Kara Yılan Der Ki Harbe Tutuşak
Kilis Yollarından Kelle Getirek
Fransız Adını Birden Batırak
Neylemeli Aslan Molla Vuruldu

Fransız Topları Leyleğe Vurdu
Salladı Salladı Antep’e Vurdu
Yılan Bey Uğruna Bekçi Mi Durdu
Neylemeli Aslan Molla Vuruldu

Atıyor Da Zalim Gavur Atıyor
Mulla Beyim Şehit Olmuş Yatıyor
Küççük Mehmet Çetelerin Kaçıyor
Vur Gavuru Dayanmaz Molla Beye

Karayılan  ( 1888)- (24.05.1920)



--------------------------------------------------------------------------------
Karayılan ( 1888 - 24 Mayıs 1920 )

Asıl adı Mehmet olan Karayılan; Gaziantep’in 40 km. kuzeyinde Kahramanmaraş ili Pazarcık ilçesi Höcüklü köyü Elifler mezrasında 1888 yılında doğmuştur.

Karayılan, hayvan sürüleri bulunan ve çevresine göre zengin sayılan bir köylü ailesine mensuptu. Karayılan’ın babası 1904 yılında Ermeni eşkıyaları tarafından obasına yapılan baskın sırasında şehit edilmiştir. Bu tarihte Karayılan 16 yaşındaydı.

Genç yaşta yalnız kalan Karayılan, kendi kendine okuma-yazmayı öğrenmiş, bir süre köy imamlığı yapmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nda Rus Cephesinde savaşmış, çeşitli yararlıklar göstermiş ve çavuşluğa terfi ettirilmiştir. Bu savaşta ayağından yaralanarak Malatya Hastanesi’nde tedavi edilen Karayılan, daha sonra köyüne dönmüştür. Hükümet kuvvetleriyle birlikte eşkıya Bozan Ağa’yı vurmuş, avanesini dağıtmıştır.

Antep savaşı şiddetlenince çetesiyle Karabıyıklı’da düşmana ilk ve kesin darbeyi indiren Karayılan, Kuvâ-yi Milliye safına katılmıştır. Daha sonra Dülük köyüne gelerek şehri kuşatan Fransız çemberini yarmış ve Antep’e girmiştir. Karargah olarak önce Bekirbey sonra Karagöz camisini kullanmıştır. Şehir içi ve şehir dışı savaşlarına katılmıştır. Kendisine Şıhın Dağı’ndaki ( Sarımsak Tepe ) Fransızları püskürtmesi emri verilen Karayılan, bu çarpışmada ( 24 Mayıs 1920 tarihinde ) şehit düşmüştür.

Bu olayla birlikte Karayılan ismi, Antep Halkını temsil eden kahramanlardan biri olmuştur.
http://www.youtube.com/watch?v=n-yp-YEwLQs


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: decameron üzerinde 20 Kasım 2007, 09:59:25
ORMANCI

Muğla'nın Yatağan ilçesine bağlı Gevenes köyünde Mustafa Şahbudak adın da, 1922 yılında bir efe doğar. Babası ağadır, dolayısıyla Mustafa da bir ağa çocuğudur. Mustafa hiddetli bir kişiliğe sahiptir. Köy Muhtarı Tevfik Cezayirli en yakın canciğer arkadaşıdır. Herke bu ikilinin arkadaşlığına gıpta ile bakar Neredeyse her akşam köy kahvesinde bu iki arkadaş dama maçı düzenlerler iddialı ve dostça yapılan bu karşılaşmalar, kahvedekiler tarafından ilgi ile izlenir. Çünkü bu olayların mükafatını, izleyiciler almaktadır. 1946 yılı, Temmuz ayının sıcak bir gününde bu arkadaşlığa kan damlar, öfke seli karışır. Uğursu hadise cezaevinde sonuçlanarak, elli beş yıldır söylenegelen bir drama dönüşür.

Sıcak bir temmuz günü Mustafa Şahbudak, her zamanki gibi yine köy kahvesi ne gider. O sırada kahveye Muhtar Tevfik Cezayirli'yi görmeğe, Yatağan ilçe Milli Eğitim Müfettişi ile tahsildar gelmiştir. Muhtar olmadığı için misafirleri her zaman olduğu gibi, Mustafa Şahbudak ağırlama görevini üstlenir. İki misafiri alıp yemeğe götürür. Döndüklerinde Muhtar'ı kendilerini bekler görürler. O gün iki misafirden izin isteyip, yine dama tahtasının başına otururlar. Oyunun yarısında orman memuru, Mehmet İn, çıkagelir. Mehmet, sarhoştur. Bir gün önce, komşu olan Çiftlik köyünde yangın olmuştur. 1946 seçimlerinin evrakları Yatağan'a gönderilecektir. Seçim evrakını Yatağan'a, köy bekçisinin götürmesi zorunludur. Ormancı ise, yangın evrakının bir an önce ilçeye götürülmesi için, bekçiyi Muhtar'dan ister. Muhtar:
-Olmaz, daha acil olan seçim sonuçlarının ulaştırılması gerekiyor. Bekçiyi gönderemem der. Bunun üzerine Ormancı ile Muhtar arasında, bir tartışma başlar. Muhtar en sonunda:
-Ayıp ediyorsun Mehmet, bize müsaade et, der.

Ormancı kahveye girip tekrar geri döner, gelir. Dama masasını bir yumrukta darmadağın eder. Mustafa Şahbudak, bu davranışa tahammül edemez ve Ormancı'ya bir tokat atar. Olayın büyüyeceğini anlayan köylüler, adamı alıp sakinleşmesi için kahvenin arka tarafına götürürler. Ormancı oradan bağırarak küfürler savurmaktadır. Küfürler Mustafa Şahbudak'ın tahammül sınırını daha da zorlar. Yerinden kalkar, Ormancı'nın üzerine yürür. Ormancı Mehmet'in, kamasını çıkarıp Mustafa Şahbudak'ın sol kolunun pazısından yaralar. O zaman, Mustafa Şahbudak Ormancıyı korkutmak için, belindeki tabancayı çıkarır, yere doğru ateş eder. İşte ne olursa, o an olur!

Muhtar, Ormancı'nın ikinci kez kama vurmaması için elini tutar. Fakat, Mustafa Bey tetiği çoktan çekmiştir... Ormancı bunun üzerine kaçmaya başlar. Mustafa Şahbudak kaçmasın diye, bir el daha ateş eder. Bu ateş de öldürmek için değil, kaçmasına engel olmak içindir. ikinci atış üzerine Mehmet in, yere düşer.

Arka cebinde tabaka olduğu için, ona hiç bir şey olmaz. Bu arada ne yazık ki, Mustafa Şahbudak, kaza kurşunu ile dostu Tevfik'i vurur. O günlerin imkansızlıkları içerisinde Tevfik'i, tahta bir sal üzerinde Muğla devlet hastahanesine götürürler. Tevfik, çok kan kaybetmektedir. Mustafa, Doktor Veli Bey'e:

Babamın selamı var, bu adamı iyileştir. der.
Veli Bey:
-O ölecek, önce senin kolunu saralım. der. O sırada Tevfik eliyle işaret edip Mustafa'yı yanına çağırarak:
-Ben ölüyorum hakkını helal et. der.
Mustafa:
-Hayır, sen ölmeyeceksin! derken ağlamaya başlar. Aslında orada herkes efelerin ağlamadığını bilir. Ancak Mustafa, arkadaşının bu durumuna dayanamamıştır.
Gerçekten de biraz sonra Tevfik, hayata gözlerini kapar. Mustafa, en yakın arkadaşını öldürdüğü için polise teslim olur, Bu olay üzerine dört yıl ceza yer. Ceza. evindeyken her gece Tevfik rüyasına girer. Ancak Ormancı'ya kini gittikçe artar. Bu acı olaydan sonra köyde kalamayacağını anlayan Ormancı, tayin ister.
Kavaklıdere Orman Müdürlüğüne atanır. Aslen Marmarislidir. Emekliliğinden sonra oraya yerleşir. Doksanlı yılların başında, kendi memleketi olan Marmaris'te ölür.

Mustafa Şahbudak cezaevinden çıktıktan sonra, anılarla dolu o köyde yaşayamayacağını anlayıp, Muğla merkeze yerleşir.

Çok sevdiği, günlerini birlikte geçirdiği arkadaşını Muhtar Tevfik Cezayirli'yi tek
kurşunla öldürdüğünde arkada yirmi beş yaşında bir eş ve üç çocuk bırakır. Muhtar'ın eşi Pembe, bu acıya dayanamayınca birkaç yıl sonra aklı dengesini yitirir. ERKEKKın biri İzmir'e yerleşir. Diğer ERKEKKla kız, köyde evlenirler ve hayatlarını orada sürdürmeye devam etmekteler.

Yıllardır her şeyi unutmaya çalışan Mustafa'ya bir gün arkadaşları, Tahir Usta adında bir değirmenciden bahsederler. Bu değirmenci, annesinin akrabasıdır. Değirmenci Tahir Usta aynı zamanda türkü de bestelemektedir. İşte Gevenes köyünde yaşanan bu acı olay da bu kişi tarafından bestelenmiştir. Düğünlerde okunan, herkesin diline düşen türkü ''Ormancıdır.'' Bir gün, radyodan duyduğu bu türkü ile unutmak istediği olayları, tekrar yaşar gibi olur. Radyoyu kapatır, bu türküden çok incinmiştir.

Ormancı türküde Ormancı adı ile, Mustafa Şahbudak ise ''Bay Mustafa" adı ile yer almıştır.

Ormancı Mehmet'in bir anlık sarhoşluğunun musibetini, yıllarca pişmanlık
duyarak ve memleketinde barınamayarak ödedi demek yanlış olur.
Çünkü o türkü yaşadığı müddetçe kötü adam olarak anılacaktır ve tarihe öyle geçecektir.*


ORMANCI TÜRKÜSÜ

Çıktım Belen kahvesine baktım ovaya
Bay Mustafa çağırdı, dam oynamaya,
Ormancı da gelir gelmez, yıkar masayı,
Söz dinlemez Ormancı, çekmiş kafayı
Aman Ormancı, canım Ormancı
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı

Gevenes' in ortasında, değirmen döner,
Değirmenin suları, dağından iner,
Ormancı'ya atılan kurşun, Tevfik' e döner,
Tevfik' in feryatları, yürekler deler,
Aman Ormancı, canım Ormancı
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı

Gevenes' in suları hoştur içmeye,
Üstünde köprüsü var, gelip geçmeye,
Tevfik' imi vurdular, hiç mi hiç yere,
Yazık ettin Ormancı, köyün iki gencine
Aman Ormancı, canım Ormancı
Köyümüze bıraktın yoktan bir acı

*Derlemeyi yapan Kemal Erdinç.


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: decameron üzerinde 20 Kasım 2007, 10:01:52
Cemalim - Ürgüp yöresi

Şen olasın Ürgüp dumanın gitmez
Kıratın acemi konağı tutmaz
Oğlun da çok küçük yerini tumaz

Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Ürgüp'ten de çıktığını görmüşlür
Kıratının sekisinden bilmişler
Seni öldürmeye karar vermişler

Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Cemal'ın giydiği ketenden yilek
Al kana boyanmış don ile göynek
Sana nasip oldu ecelsiz ölmek

Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Ürgüp'ten de çıktın kırat kişnedi
Üzengiler ayağını boşladı
Yağlı kurşun iliğine işledi

Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Karlık ile başkadın pınar arası
Çok mu imiş Cemal'ımın yarası
Ağlayıp geliyor garip anası

Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Cemal'ın giydiği kadife şalvar
Dükkânın kilidi cebinde parlar
Oğlun da çok küçük beşikte ağlar

Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Kıratın üstünde bir uzun yayla
Ne desem ağlasam kaderim böyle
Gidersen Ürgüp'e sen selâm söyle

Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Kıratım başımda oturmuş ağlar
Cemal'a dayanmaz şu karlı dağlar
Üzüm vermez oldu Karlık'ta bağlar

Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Giden Cemal gelir mi de yerine
İçerimde yaram indi derine
Cemal düşta kahpelerin şerine

Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Ürgüp'lü Refik Başaran



Türkü, öldürülen Cemal'e, karısı Şerife tarafından yakılmıştır. Şerife, 90 yıldan fazla yaşamış, 30 Kasım 1993 günü vefat etmiştir. 14-15 yaşlarında Cemal'le evlenmiş, mutlu geçen birkaç yılı Cemal'in öldürülmesiyle sona ermiş, bu hadiseden sonra bir oğlu ile ortada kalmıştır. Bu hadisenin oluş şekli ve ona yakılan ağıtı/türküyü bana, Şerife'nin daha sonra evlendiği Hayrullah'tan olan oğlu İsmet Aksoy göndermiştir.* Cemal'in öldürülme hadisesi ve türkünün tam metni şöyledir:

Ürgüp'ün Karlık köyünün eşrafından ve varlıklı bir ailesinden olan Cemal, kalleşlikle öldürülür. Herkesçe sevip sayılan Cemal'in ölümüne yanmayan kalmaz. Eşi Şerife acılarını yaktığı ağıtla hafifletmeye çalışır. Yetim kalan oğlu Mustafa da, birkaç yıl sonra hasat zamanı bir atın tepmesi sonucu ölmüştür.

Ağıt, Şerife'nin ikinci kocası Hayrullah'ın sonraki yıllar Refik Başaran'a "Herkese bir türkü okudun ama, bana okumadın." diye sitem etmesi üzerine Cemal türküsünü plağa okur. Cemal Hayrullah'ın aynı zamanda amcasıdır. Onun öldürülüşü Şerife kadar Hayrullah'ı da etkiler. Şerife'nin türkünün her çalınışında gözünden iplik iplik yaşlar akıtmasını, Cemal'i bir türlü unutamamasını daima anlayışla karşılamıştır.


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: decameron üzerinde 20 Kasım 2007, 10:04:23
Çıkarttın allan kara bağladın
Yüreğimi aşk oduna dağladın
Bir yar için on beş sene ağladın
Ey Ferrahi gül dedim de, gülmedin.

Gönlü yaralı bir ozan Ferrahi. Dediği gibi bir yar uğruna yanıp yakılmakla geçmiş ömrü. 1934 yılında Ceyhan'ın Kıvrık köyünde doğmuş. Asıl adı Mehmet Ali Metin. Saz vurmaya küçük yaşlarda başlamış. Çevrenin sevilen bir genci olmuş Söz erliği, yanında çalıştığı ağanın kızına sevdalanmasıyla başlıyor. Ağa önceleri kızım Ferrahi'ye vermeye razı olu yor ama sonraları çevrenin dedikodularının etkisiyle bundan cayıyor.

Türkülerinden de anlaşıldığı gibi ağa kızının adı Emine'dir. İki gönlün bir olması engellenince, alır başım çıkar sıladan. Başlar gurbet ellerde sazıyla çile doldurmaya. Bundan sonra Ferrahi'nin öyküsü daha da yanıktır. Otuz yaşlarındayken bir Aşık için en önemli şeyini, sesini kaybeder. Sazıyla kalır bir başına. Bir ara evlenir ve bir kızı olur. Adım Emine koyar. Küçük Emine beş yaşından sonra babasının sesi, soluğu olur. Baba çalar, küçük Emine söyler. 1960 doğumlu olan Emine'nin söyledikleri yalnızca babasının türküleri değildir. Daha o zamandan dağarında yüz elli türkü vardır. Böylece baba-kız geçim derdini birlikte yüklenir, birlikte paylaşırlar. Yurdumuzun çeşitli yörelerinde yapılan Aşıklar Bayramları'na katılırlar. Şimdi 1967 yılında Konya'da yapılan Aşıklar Bayramında Mihri Hatun ödülünü kazandıran türküsünün sözlerini sunuyoruz.

Ela gözlü nazlı yari
Görem dedim göremedim
Boş kalmıştır kavil yeri
Varam dedim varamadım.

Gönlümün gülü nerede
Engeller durmaz arada
Emine'yle ben murada
Erem dedim, eremedim.

Şeker kaymak tatlı dili
Kınalamış nazik eli
Koynundaki gonca gülü
Derem dedim, deremedim.

Şahinim yok çıkam ava
Ne yaptımsa aldım hava
Kuşlar gibi ben bir yuva
Kuram dedim kuramadım.

Gel derdini bana anlat
Ben kimlere edem minnet
Dediler ki, bağın cennet
Girem dedim, giremedim.

Mehmet Ali asıl adım
Ferrahi'yi pirle kodum
Gurbet elden dönem dedim
Duram dedim, duramadım...

Kubbede kalan bir hoş seda diye boşuna dememişler. İşte Ferrahi'yi artık yaşatanlar da radyolarımız Halk Türküleri dağarında bulunan bu türküler oluyor. Çünkü Ferrahi'nin dolmak bilmeyen çilesi 1969 yılının 26 Nisan günü aramızdan ayrılmasıyla tükendi. Usta aşık ardında bir bir çok koşma, güzelleme gibi türküler bırakarak göçüp gitti. Son senelerinde iki Aşıklar Bayramı'na katılmıştı. Her ikisinde de kızı Emine'yle birlikte birincilik ödülü aldı. 1967 Yılında Konya'da türkü ödülünü, ertesi yıl da yine Konya'da Köroğlu ödülünü aldılar. Ferrahi'nin öyküsünü çok sevilen bir türküsünün şiiriyle erdiriyoruz.

Ah neyleyim gönül senin elinden
Her zaman ağlarım gülemem gayrı
Ben bıktım usandım elin dilinden
Terk ettim sılayı dönemem gayrı.

Gönül ben sırrına eremedim ki
Gonca, gonca güller deremedim ki
Kaybeyledim (aneyledim) dostu göremedim ki
Aylar yıllar geçse göremem gayrı.

Ey Ferrahi, yandım yar ateşine
Neler gelir gariplerin başına
Ağlayarak geline mezar taşıma
Uyanıp da sana gülemem gayrı.



Kaynak:
Ahmet Günday


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: decameron üzerinde 20 Kasım 2007, 10:18:19
Bebek Ağıtının Hikayesi (Avşar Ağıtı Orta Anadolu)

Olay yaklaşık 350-400 yıl önce, Orta Anadolu’nun yüksek ve dağlık bölgesinde yaşayan Avşar aşiretlerinden birine aittir.

Günlerden birgün bir asiret beyinin oğlu ile başka bir aşiret beyinin kızı evlenir. Yedi sene çocukları olmaz. Aşiret beyinin oğlu bu evliliğin, bu beraberliğin mutluluk getirmediğini, buna gelinin neden olduğunu her fırsatta gelinin başına kakar. Kader bu ya, yedinci senenin sonunda gelin bir ERKEKK çocuğu Dünya’ya getirir. Aşiret çok sevinçlidir. Çocuk üç aylıkken aşiretin başka bir yere göç etmesine karar verilir. Gelin çocuğunu bir kilime sarıp, beşiğine yatırır ve bir mayanın üstüne yerleştirir. Aşiret bir gece yarısı Elmalı’dan yola çıkar. Elmalı dağının sık ve karanlık ormanları içinde yollarına devam ederlerken kötü bir tesadüf, çam dallarından biri zavallı yavrunun beşiğine takılır ve onu mayadan ayırır. Yavru, gecenin sessizliği içinde beşiğiyle çam dalına asılı kalır. Hiç bir şeyden haberi olmayan kafile, ertesi sabah obaya gelip konaklar. Meme vermek için yavrusunun yanına giden zavallı ana, yavrusunu bulamayınca çılgına döner. Döğünmeğe, yolunmağa başlar. Aşiret büyük bir üzüntü içine gömülür. Dayısı, amcasıyla birlikte geldikleri yoldan geriye dönerek yavruyu aramaya koyulurlar. Fakat ne çare ki bulamazlar.


Elmalı’dan çıktım yayan,
Dayan ey dizlerim dayan,
Emmim atlı dayım yayan,
Nenni, nenni, bebek oy.


Bebek beni del eyledi,
Bir kötüye kul eyledi,
Yaktı yıktı kül eyledi,
Nenni, nenni, bebek oy.


Havada kuzgunlar dolaşır,
Kargalar öleş bölüşür,
Kara haberler erişir ,
Nenni, nenni, bebek oy.


Ala kilime sardığım,
Yüksek mayaya koyduğum,
Yedi yılda bir bulduğum,
Nenni, nenni, bebek oy.


Tabancamın ipek bağı,
Baban bir aşiret beyi,
Kanlım oldun Çiçek dağı,
Nenni, nenni, bebek oy.


Gelin başı bağlamadım,
Top zülüfün yağlamadım,
Obamdan utandım ağlamadım,
Nenni, nenni, bebek oy...


Türkü, bu korkunç ve yürekler parçalayan yaşamın, ana gönlünde şekillenip, dilinden dökülen feryadıdır.


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 20 Kasım 2007, 15:54:40
decameron
katkın için teşekkür edrim :smitten


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: decameron üzerinde 20 Kasım 2007, 17:12:59
Drama Köprüsü

Drama Köprüsü Bre Hasan Dardır Geçilmez
Soğuktur Suları Hasan Bir Tas İçilmez
Anadan Geçilir Bre Hasan Yardan Geçilmez
At Martini De Bre Hasan Dağlar İnlesin
Drama Mahpusunda Bre Hasan Dostlar Dinlesin
 

Mezar Taşlarını Bre Hasan Koyun Mu Sandın
Adam Öldürmeyi Bre Hasan Oyun Mu Sandın
Drama Mahpusunu Bre Hasan Evin Mi Sandın
At Martini De Bre Hasan Dağlar İnlesin
Drama Mahpusunda Bre Hasan Dostlar Dinlesin

Türkünün Yöresi: Trakya
Türkünün Kaynağı & Mahlası: Arif Şentürk

Türkünün Hikayesi


Debreli Hasan, Drama'da yetişmiştir.Debreli namıyla mübadele öncesi dönemde Drama-Serez-Sarısaban bölgelerinde faaliyet göstermiş bir halk kahramanı eşkiyadır. Drama köprüsünü,o devrin haksızlıkla para kazanan halkı ezen zenginlerinden aldığı haraçla yaptırmıştır.Debreli Hasan'ın yaşadığı,dönem kesinlikle bilinmemekle beraber Çakırcalı Efe ile çağdaş olduğu görüşleri,hatta atıştıklarına dair hikayeler onun 1870-1920 yılları arasında Makedonya dağlarında egemen olduğunu göstermektedir. Bu konuda halk arasında söylenen menkibeye göre;Selanikli Yahudi bir tüccar ticaret için İzmir'e gidecektir.Eğer bu civar dağlarda hükümran olan Debreli'den geçsen, Ege dağlarında Çakırcalı'dan geçemezsin denir,kendisine.Nitekim de Öyle olur.
Debreli'nin çetesinde pek çok kişi yoktur.Bilinen Karakedi namıyla bir tek kızanı olduğudur.Halka onu sevdiren eşkıya kişiliğinin en üstün tarafı ise fakirlere yardım etmesi,bilhassa birbirini seven yoksul gençleri evlendirmesidir.Bu konuda şöyle bir menkıbe de vardır."Evlenmek niyetinde olan dağlı bir genç,tek danasını almış,İskece pazarına inmektedir.Yolu,Debreli Hasan tarafından kesilir.Delikanlının evlenmek için parası olmadığını anlayınca Debreli kendisine düğün için yetecek parayı verir ve ayrıca danasını satmamasını salık verip uğurlar." Makedon dağlarının Debreli'si sonunda padişah affına uğrar veya söylentiye göre mübadelede güvenlik güçlerinin elinden kaçmayı başarır ve Türkiye'ye göç eder.
Kısacası Rumeli Türklerinin gönlüne yerleşmiştir efsanesiyle Debreli Hasan.





Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: decameron üzerinde 20 Kasım 2007, 17:28:37
decameron
katkın için teşekkür edrim :smitten


güzel bir topic olmuş,

emeği geçen herkese türküler samimi ve içten teşekkürler...


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: decameron üzerinde 20 Kasım 2007, 17:35:51
İnsanların türküleri kendilerinden güzel,
                                kendilerinden umutlu,
                                kendilerinden kederli,
                daha uzun ömürlü kendilerinden.
Sevdim insanlardan çok türkülerini.
İnsansız yaşayabildim
                 türküsüz hiçbir zaman.
Hiçbir zaman beni aldatmadı türküler de.
Türküleri anladım hangi dilde söylenirse söylensin.
Bu dünyada yiyip içtiklerimin,
                              gezip tozduklarımın,
                              görüp işittiklerimin,
                              dokunduklarımın, anladıklarımın
                                      hiçbiri, hiçbiri,
                beni bahtiyar etmedi türküler kadar...

                                                              Nazım Hikmet


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 22 Kasım 2007, 18:06:33
Derdim çoktur - Sıvas-Banaz yöresi

Pir Sultan Abdal, Alevi toplumunun bagrından cikan en büyük halk ozanlarindan biridir.Yasami boyunca haksizliklara karsi mücadele etmis, hatta asilacagini bile bile bu tutumundan vazgecmemistir. Siirleri ve direnisci tutumuyla nice kusaklara örnek olmustur. Pir Sultan’in siirleri ve deyisleri hala dilden dile ve agizdan agiza dolasiyor. Bu büyük insanin hayatina bakmakta yarar var.

Pir Sultan Abdal’in 1510/14 -1589/90 yillar arasinda yasadigi tahmin ediliyor. Öz adi Haydar olmasina karsi siirlerinde Pir Sultan mahlasini kullanir. Kendisi Sivas’in Yildizeli ilcesinin Circir bucagina bagli Banaz köyünde dünyaya gelmistir. Yirmi yasina bastiginda Seyit Ali Sultan Dede’nin dergahina baglanir ve ikrarini verir. Tam bes yil gece-gündüz demeyip, o dostluk ve muhabbet kapisina eli erdigince, gücü yettigince katkida bulunur. Odun tasir, su getirir, hasat kaldirir, konuklar agirlar, ac doyurur, harama el sürmez ve dergaha bir tek haram lokma getirmez. Eline, diline, beline sahip olmak; onun da diger canlar gibi hic aklindan cikarmadigi bir temel ilke olur. Haydar, dergaha ve dolasiyla halka hizmeti, Hakk’a hizmet sayar. Makamlari adim adim alir ve sonunda „Pir" makamina erisir. Pir Sultan Abdal Seyit Ali Sultan Dede’den dedelik hirkasini ve Pirlik nisanini aldiktan sonra canlari tek tek dolasir ve dertlerini dinler. O günlerde, Andadolu’da kötülük kol geziyor, zalim esen rüzgar ölüm türküleri söylüyordu.

Rüsvetci kadilar, yobaz müftüler, zalim pasalar ve niceleri halkin alin terine bakmadan insanlarin hayatini ceheneme dönüstürüyorlardi. Özellikle Alevi toplumunu kafirlikle, imansizlikla ve zindiklikla sucluyorlardi. gerek Selcuklu, gerekse Osmanli döneminde irili ufakli pek cok ayaklanma girisimi olmus, fakat hepsi basarisizlikla sonuclanmisti.Pir Sultan Abdal, zalimlere, ezenlere karsi siirlerini bir silah olarak kullandi, ömrünün sonuna dek türkülerini hem de yüksek sesle söylemekten kacinmadi. Anadolu Alevilerinin zulme karsi baskaldirmalarina önderlik eden Pir Sultan, Hizir Pasa tarafindan asilmistir. Yine söylentilere göre Pir Sultan Abdal’in Seyyid Ali, Pir Muhammed ve Er Gayib adli üc oglu ile Sinem adli bir de kizi vardi.

Kaynak : Anonim



Derdim çoktur - Sıvas-Banaz yöresi

Derdim çoktur hangisine yanayım
Yine tazelendi yürek yarası
Ben bu derde nerden derman bulayım
Meğer şah elinden ola çaresi

Türlü donlar giyer gülden naziktir
Bülbül çevreyleme güle yazıktır
Çok hasretlik çektim bağrım eziktir
Güle gelir gelir canlar paresi

Benim uzun boylu serv-i çınarım
Yüreğime bir od düştü yanarım
Kıblem sensin yönüm sana dönerim
Mihrabımdır iki kaşın arası

Didar ile muhabbete doyulmaz
Muhabbetten kaçan insan sayılmaz
Münkir üflemekle çirağ söyünmez
Tutuşunca yanar aşkın çırası

Pir Sultan'ım kati yüksek uçarsın
Selamsız sabahsız gelir geçersin
Aşık muhabbetten niçin kaçarsın
Böyle midir ilimizin töresi
http://www.youtube.com/results?search_query=Derdim+%C3%A7oktur&search_category=&search=Search


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 22 Kasım 2007, 18:14:48
Elazığ'ın koca Mustafa Paşa mahallesinde oturan Bekir hoca'nın genç ve güzel bir karısı vardır. Bekir hoca Harput'ta namusuyla ve iyiliğiyle tanınan yumuşak başlı temiz bir insandır. Karısı ise gençliğin verdiği tecrübesizlikle evli olduğu halde komşularından, soylu bir aileden olan genç, yakışıklı Mamoş (Mehmet) ile ilişki kuracak kadar toydur daha. Mamoş'la Bekir hoca'nın karısı arasındaki sevgi gittikçe alevlenir. Etrafta bunu sezmeye başlamıştır. Fakat sevdalılar buna rağmen her şeyden habersizdirler. Fırsat buldukça buluşur, konuşur, sevişirler. Bekir hoca bunun neye varacağını hesaplamaktadır.

Bir gün karısına Harput'a gideceğini ve akşam dönmeyeceğini söyler. Bu fırsattan yararlanan genç kadın Mamoş'u eve davet eder, yerler içerler, eğlenirler. Bekir hoca ise Harput'a gitmemiştir. Karanlık basınca eve gelir ve sessizce kapıyı kendi anahtarıyla açar, sevdalıların bulundukları odaya gelir. İçerden onların eğlenceli çığlıklarını duyar, tabancasını çekerek odaya girer. Girer girmez tabancasını ateşler Mamoş'u kalbinden, karısını da ağzından vurarak öldürür. Bu olaydan sonra Bekir hoca zaptiyeye teslim olur. Adli bir heyetin eve gelip olayı yerinde incelemelerinden sonra duruşma
sonunda Bekir hoca beraat eder.

İçli olan türkünün hikayesinde de böylece bir ders yatmaktadır.


MAMOŞ TÜRKÜSÜ

Pencere'den bir taş geldi,
Ben sandım ki Mamoş geldi.
Uyan Mamoş, uyan uyan,
Başımıza ne iş geldi.

Eyvah Mamoş, eyvah eyvah
Tabip getir yarama bak.

Penceresi yeşil yaprak,
Mamoş giyer kara kapak.
Kör olasın Bekir hoca,
Yatağımız kara toprak.

Eyvah Mamoş, eyvah eyvah
Tabip getir yarama bak.

Pencere'nin önü çardak,
Rakı içtik bardak bardak.
Körolasın Bekir hoca
Koymadın ki murat alak.

Eyvah Mamoş, eyvah eyvah
Tabip getir yarama bak.

Evlerinin ardı kavak,
Yağmur yağar ufak ufak.
Kör olasın Bekir hoca,
Ağzımdaki kurşuna bak.

Di kalk Mamoş di kalk, di kalk
Başımıza yığıldı halk.

Dışkapıyı araladın,
Ah bahtımı karaladın.
Kör olasın Bekir hoca,
Mamoş'uda yaraladın.

Di kalk Mamoş di kalk, di kalk
Başımıza yığıldı halk.

Mamoş paltonu tutayımmı?
Hayrın için satayımmı?
Mezarında boş yer varmı?
Ben'de gidip yatayımmı?

Eyvah Mamoş, eyvah Mamoş
Tabib getir imdada koş.
Malatyalı Kalender


Kaynak:
Mehmet ÖZBEK
Folklor ve Türkülerimiz
Ötüken Neşriyat, İstanbul 1994


Ayşegül Göktepe (Radyo Program Yapımcısı)
http://www.youtube.com/watch?v=pkZdoIv64ns


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 22 Kasım 2007, 18:41:33
KİRAZ ALDIM DİKMEDEN


Bolu'nun bir köyünde köyün zenginlerinden birinin Halime isminde güzel bir kızı vardır. Güzelliği dillere destan bir kız. Bütün köy delikanlıları ona tutkundur. Gece gündüz onun hayaliyle yaşarlar. Ama o, Mehmet isimli yakışıklı bir genci sevmektedir. İki genç vakit buldukça taş basında buluşurlar,gelecekteki günlerini hayal ederler.

Taşbaşı denilen yer, üç başı uçurum bir dağ başı. Onlar öyle her an hayal kuradursunlar bir gün acı bir haber gelir kulaklarına. Babası Halime'yi şehirde oturan zengin birine verecektir.

Genç'lerin ve onların sevdalarını bilen köy halkının yalvarma ve yakarma ve yakarmaları boşa gider. Babası kararlıdır. Gelin gideceği gün Halime gelinliğini giyeceği yerde Mehmet'le buluşup yine Taşbaşına giderler. Ertesi gün Taşbaşında bu iki sevgilinin cesedi bulunur. Babası pişman, köy halkı üzgündür. Ama vakit çok geçtir artık.


KİRAZ ALDIM DİKMEDEN
Yöre:Bolu/Mengen

Kiraz aldım dikmeden
Halime'm dallarını bükmeden
Bir armağan ver bana
Halime'm ben gurbete gitmeden.

Tombalacık Halimem Taşbaşına gel
Ben gidiyorum Bolu'ya düş peşime gel

Ocak başında kaldım
Halimem ince fikire daldım
Kapılar açılırken,
Halime'm seni geliyor sandım.

Tombalacık Halimem Taşbaşına gel
Ben gidiyorum Bolu'ya düş peşime gel


Kaynak:
Mehmet ÖZBEK
Folklor ve Türkülerimiz
Ötüken Neşriyat İstanbul 1994
http://www.youtube.com/watch?v=sWqvLj8hVEQ


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: menderes üzerinde 23 Kasım 2007, 01:25:19
Ceviz Oynamaya Geldim Odana
Misket ayağından bir Bünyan türküsü vardır: "Ceviz Oynamağa Gelmiş Odama". Eskiden Kayseri'de bağlar çok gelişmiş. bugün de hala Bürüngüs, Gesi, Büngüs bağları meşhurdur. Bu bağlardaki ceviz ağaçları çuval çuval ceviz verirmiş. Köylü kış günleri boş vaktini nasıl geçirsin? Ceviz oynamak yok mu? Güzleri toplanan cevizler kışın torba torba köy odalarına getirilir ve ceviz oynanırmış. Ceviz o kadar bol olurmuş ki, oynandığı devirlerde cevizin binini bir liraya verirlermiş!

Bir köy odası, dışarda kar yağıyor, ocakta yavşan kökü veya gilik otu çıtır çıtır ses çıkararak koyu dumanlı alevler yanıyor. Odada iki üç topluluk var. Herkesin önünde ceviz torbası. Kiminin torbası iyice dolu, kiminin önünde de ancak bir kaç avuç ceviz kalmış. Oyun belki de horozlar ötene kadar devam edecek.

Umumiyetle ceviz oyununu 25-40 yaşlarındaki kimseler oynarlar. İhtiyarlar bu oyunları zevk ve merakla seyrederlermiş zira onlar da gençliklerinde ütmüş ve ütülmüşlerdir. Bir oturuşta üç beş bin ceviz kazanan oyuncu, usta sayılırmış. Bugün bu adet hemen hemen kalkmıştır.

İşte o zamanlar güzel bir köylü kızını, yaşça kendinden epeyce küçük henüz 12-13 yaşında yakışıklı, sevimli, toy bir delikanlıya nişanlarlar. Kız oğlanı son derece sevmektedir. Kızdan gelen haberle oğlan fırsatını bulup gizlice kızın evine girer. Ama ne var ki, oğlan, kızın bütün arzularına rağmen mahçubiyetinden dili tutulmuş gibi hiç bir şey söyleyemez. Ancak nişanlısının dizinin dibinde cebinden çıkardığı cevizleri bir birine vurmağa başlar. Sanki gel ceviz oynayalım der gibi... Oysa yetişkin kız; yavuklusundan başka şeyler beklemektedir. Ne yazık ki, delikanlı bunları anlayacak çağda değildir. İşte bu duygulanma ile kız utangaç sevgilisi gittikten sonra, ardından hislerini şöyle ifade eder;

Ceviz oynamağa gelmiş odama,
Nişanlında bu mu derler adama?
Dayanamam senin kara sevdana

Aman aman olmuyor
Eş eşini bulmuyor
Kara yağız genç oğlan
Niye gönlün olmuyor?

Aradan kısa bir zaman sonra kızın küçücük sevgilisini askere çağırırlar. Malüm ya, Anadolu'da ölen bir çocuğun nüfus kağıdını yeni doğan çocuğa uydurmak adettendir. Köylü için nüfus memuruna tekrar gidip kayıt yenilemek büyük bir külfettir. İşte kara yağız genç oğlan da böyle bir kadere uğramış.


kaynak:www.turkucu.net


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: strange üzerinde 23 Kasım 2007, 02:01:39

 @:> @:>burda emeği geçen tüm arkadaşlarımı kutluyorum.bu ne güzelliktir böyle.bu siteyi de bu yönleri ile  çok seviyorum.sıcak,samimi,duygulu,anlayışlı,hoşgörülü bir çok kişinin birarada paylaşım yaptığı o kadar güzel bir yer olmuş ki.samimiyeti ve sıcaklığı hissettiriyor teknolojinin arkasından bile.
sn.polatyazıcı duygulerın coştuğu bir topic olmuş.emeğinize,yüreğinize sağlık.teşekkür ederim.
saygılarımla.  :)


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: menderes üzerinde 25 Kasım 2007, 23:26:22
bir ERKEK olarak en beğendiğim ve anlamlı bulduğum bir türkü..

Eski zamanlarda Malkara’da 15 yaşlarında Zeynep isimli güzel bir kız vardır. Bir gün köyde Ağa’nı bir düğünü olur. Düğünde eğlenceler ve at yarışları yapılır. At yarışlarına uzaklardan gelen Ali adında bir genç te katılır. Ali gönlünü düğünde gördüğü Zeynep’e kaptırır. Köyüne dönünce babasına Zeynep’i istetir. Ali’nin Köyü uzak olduğundan Zeynep’in ailesinin pek gönlü olmaz ama gönüllü gönülsüz verirler. Düğün yapılır, Zeynep Ali’nin köyüne gelin gider. Ancak ailesinden ayrı olmaya alışık olmayan Zeynep tam yedi yıl ailesini göremez. İçindeki hasret büyüdükçe türküler yakmaya başlar, düğünlerde söyler. Zeynep’in kocası Ali’de bu duruma aldırış etmez, yeri geldilçe Zeynep’i döver, Onu hor görür. Zeynep üzüntüsünden hastalanıp yataklara düşer. Çevredekiler en sonunda dayanamayıp Zeynep’in anasını, babasını çağırırlar. Annesi babası geldiğinde Zeynep onlara bu türküyü mırıldanır ve bir daha da iyileşemez. Bu duruma çok üzülen çevresindeki halk bu türküyü dilden dile günümüze kadar aktarmıştır.

Yüksek yüksek tepeler ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler
Uçan da kuşlara malum olsun

Ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı
Ben köyümü özledim

Babamın bir atı olsa bise de gelse
Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
Kardeşlerim yolları bilse de gelse......


kaynak:www.turkusokagi.com


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: strange üzerinde 29 Kasım 2007, 19:42:07
Misket

Misket, ufacık tefecik bir elma türü... Huriye de Ganizadeler'in ufakcık tefecik şipşirin kızlarının adı. Huriye, sık sık evlerinin önündeki elma ağacına tırmanır, yolu gözler; sebep, Osman Efe...

Ankara'nın sayılı efelerinden Osman, genç, yakışıklı, geniş omuzlu,burma bıyıklı... Huriye'nin gönlü bu Osman Efe'de. Osman Efe, evin önünden geçiyor; Huriye atlıyor bahçeye, tırmanıyor misket ağacına. İkisinin de yüreğinden ılık bir şeyler akıyor. Osman Efe, Huriye'yi adıyla çağırmıyor hiç, ''misket'' diyor Huriye'ye.

Yörenin ünlü ağalarından Kır Ağa, bir gün Huriye'yi su doldururken görüyor çeşme başında. Aradan bir hafta geçmeden Kır Ağa, Huriye'yi istetiyor. Babası, ''Kır Ağa, yiğit insandır, malı mülkü yerindedir'' diyerek Huriye'yi vermek ister. Annesi, Huriye'nin ağzını arar, fakat Huriye ''ölsem Kır Ağa'ya varmam'' cevabını verir.

Huriye, akşamı zor eder. Bahçeye çıkıp, Osman Efe'nin yolunu gözler. Uzaktan atını görünce, tırmanıp çıkar elma ağacına. Durumu bildirir Osman Efe'ye.

Osman Efe, çılgına döner. Kır Ağa'ya haber gönderir, ''Kendini sever, sayarım. Yiğit kişi bellerim. Yolumdan çekilsin. Sonu iyi olmaz'' der. Haberi Osman Efe'den Kır Ağa'ya götürenler, bire bin katarak anlatırlar ''Osman diyor ki, Kır Ağa kim oluyor da benim yavuklumu alacak. Leşini sararım'' diye...

Kır Ağa, ''Demek dünkü çocuk bize meydan okuyor. Kendine güveniyorsa karşıma çıksın'' diye Osman Efe'ye haber gönderir. Tabii haberi götürenler Osman Efe'ye de bire bin katarak anlatıyorlar. Osman Efe Kır Ağa'ya, Kır Ağa Osman Efe'ye kinlenir. Sonunda kıran kırana kavga etmeye, sağ kalanın Huriye'yi yani Misket'i almasına karar veriyorlar.

Belirlenen gün ve yerde karşılaşıyorlar. Bıçaklar çekiliyor. Huriye ise durumu merakla bekliyor. Çıkmış elma ağacı üstüne, yoları gözlüyor. Bir yandan da Osman Efe için dua ediyor. Osman Efe ise Kır Ağa karşısında aslanlar gibi dövüşüyor. Kır Ağa birden duruyor. ''Benimle böylesine boy ölçüşen yiğide, ben kıyamam. Koç olacak kuzuya bıçak çekemem. Vur bıçağını bağrıma. Misket senin olsun'' diyor. Osman Efe önce şaşırıyor, sonra oda bıçağını yere atıyor ve koşup ellerine sarılıyor Kır Ağa'nın.

Kadın-kız da yollara dökülmüş uzaktan görünen kalabalığı bekliyor. Misket ise çıktığı elma ağacında duramıyor heyecandan. Daldan dala geçip, gelenleri seçmeye çalışıyor. Derken kalabalık yaklaşır, önde Kır Ağa, arkasında kalabalık. Gözleri Osman'ın arıyor, göremiyor. Birden başı dönüyor, gözleri kararıyor, tepe üstü ağaçtan aşağı düşerek cansız yere yığılıyor.

Çok geçmeden kalabalık elma ağacına ulaşınca, bir feryattır kopuyor. Osman Efe, sığmıyor oralara. Kadınlar kızlar perişan. Misket kızın yani Huriye'nin hikayesi dilden dile dolaşıp türkü oluyor. 


Kaynak:
Yaşar Özürküt
Türkülerin Dili 
Ankara Kültür Kurumu Yayınları
Stockholm 1987



Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: strange üzerinde 29 Kasım 2007, 19:45:33
Şen Olasın Ürgüp (Cemal'ım)

Türkü, öldürülen Cemal'e, karısı Şerife tarafından yakılmıştır. Şerife, 90 yıldan fazla yaşamış, 30 Kasım 1993 günü vefat etmiştir. 14-15 yaşlarında Cemal'le evlenmiş, mutlu geçen birkaç yılı Cemal'in öldürülmesiyle sona ermiş, bu hadiseden sonra bir oğlu ile ortada kalmıştır. Bu hadisenin oluş şekli ve ona yakılan ağıtı/türküyü bana, Şerife'nin daha sonra evlendiği Hayrullah'tan olan oğlu İsmet Aksoy göndermiştir.* Cemal'in öldürülme hadisesi ve türkünün tam metni şöyledir:

Ürgüp'ün Karlık köyünün eşrafından ve varlıklı bir ailesinden olan Cemal, kalleşlikle öldürülür. Herkesçe sevip sayılan Cemal'in ölümüne yanmayan kalmaz. Eşi Şerife acılarını yaktığı ağıtla hafifletmeye çalışır. Yetim kalan oğlu Mustafa da, birkaç yıl sonra hasat zamanı bir atın tepmesi sonucu ölmüştür.

Ağıt, Şerife'nin ikinci kocası Hayrullah'ın sonraki yıllar Refik Başaran'a "Herkese bir türkü okudun ama, bana okumadın." diye sitem etmesi üzerine Cemal türküsünü plağa okur. Cemal Hayrullah'ın aynı zamanda amcasıdır. Onun öldürülüşü Şerife kadar Hayrullah'ı da etkiler. Şerife'nin türkünün her çalınışında gözünden iplik iplik yaşlar akıtmasını, Cemal'i bir türlü unutamamasını daima anlayışla karşılamıştır.


Türkünün asıl metni şöyledir:

Şen olasın Ürgüp dumanın gitmez
Kıratın acemi konağı tutmaz
Oğlun da çok küçük yerini tumaz
  Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
  Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Ürgüp'ten de çıktığını görmüşlür
Kıratının sekisinden bilmişler
Seni öldürmeye karar vermişler
  Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
  Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Cemal'ın giydiği ketenden yilek
Al kana boyanmış don ile göynek
Sana nasip oldu ecelsiz ölmek
  Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
  Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Ürgüp'ten de çıktın kırat kişnedi
Üzengiler ayağını boşladı
Yağlı kurşun iliğine işledi
  Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
  Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Karlık ile başkadın pınar arası
Çok mu imiş Cemal'ımın yarası
Ağlayıp geliyor garip anası
  Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
  Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Cemal'ın giydiği kadife şalvar
Dükkânın kilidi cebinde parlar
Oğlun da çok küçük beşikte ağlar
  Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
  Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Kıratın üstünde bir uzun yayla
Ne desem ağlasam kaderim böyle
Gidersen Ürgüp'e sen selâm söyle
  Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
  Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Kıratım başımda oturmuş ağlar
Cemal'a dayanmaz şu karlı dağlar
Üzüm vermez oldu Karlık'ta bağlar
  Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
  Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Giden Cemal gelir mi de yerine
İçerimde yaram indi derine
Cemal düşta kahpelerin şerine
  Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
  Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

(seki : atın tırnaklarının üst kısmında bulunan beyaz kıllar)


* Bana Cemal'ım türküsünü ve türkünün hikâyesini göndermek lutfunda bulunan İsmet Aksoy'a şükranlarımı sunarım.



Yrd. Doç Dr. Doğan Kaya



Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: strange üzerinde 29 Kasım 2007, 20:02:03
B     E     R     İ     V     A     N     I     M     !     ...
Çoban Ali ...
- Ali ! koyunları dereye indir emi
- Olur ana
- Ali ! çıkına taze bazlama koydum he
- Sağol anam eline kurban !
- hadi benim sefil oğlum Allah işini rast getirsin .

Çoban Ali 24 yaşında toy bir delikanlıydı. Askerliğini yapmıştı. Bir anası
vardı bir de kendisi. Köyün çobanlığını yapıyor ve iki lokma helal rızk için çalışıyordu. Babasını hiç görmemişti. Ağabeyi Ekrem’de yıllar önce köyden kaçıp gitmişti. Çoban Ali var gücüyle anasını memnun etmek için çabalıyor ve anasını hiç üzmüyordu. Koyunları önüne katmış ve güneş doğmadan çıkmıştı yola. Her gün aynı çayıra gelir koyunları derenin kenarına yatırdıktan sonra kendide derenin etrafına oturup akşamı ederdi. Yine böyle bir gündü. Anası Alinin bohçasına yiyeceklerini koymuş ve hayır dua ile oğlunu salmıştı. Ali bugün fikrini değiştirmişti. Koyunları derenin yukarı yamacına kasabaya doğru inen yola çıkardı ve kendide yolun kenarına durmuş gelip geçen arabalara bakıyordu.
Geçen arabalardan biri de durmuş ve arabadakiler dışarı çıkarak çayırda koşturmaya başlamıştı. Sonra uzaktan gördüğü kadarıyla bir kız ve küçük bir çocuk koyunlara doğru gelmeye başlamıştı. Ali olan bitene sessizce bakarken Ali’nin köpeği Ateş oğlan havlayarak kızın ve çocuğun üzerine doğru koşuyordu. Ali de var gücüyle bağırmaya ve koşmaya başlamıştı. Kız ve çocuk kendilerine doğru koşan köpeği görünce donmuşlar hareket edemiyorlardı. Ateş oğlan iyice kıza ve çocuğa doğru yaklaşmıştı ama Ali Ateş oğlanın üzerine atladı ve müdahale etti. Kız bayılmıştı çocukta ağlıyordu. Sonra kızın annesi ve babası da koşup geldi. Ali Ateş oğlanı gönderdikten sonra tekrar başlarına gelmiş ve beklemeye başlamıştı ve kendini suçlu gibi hissediyordu.
- emmi kusura bakmayınız, köpektir işte . Küçük hanımın koyunlara doğru yaklaştığını görünce ürktü.
- Bırak be ; iti böyle boş bırakırsan
- Emmi burası dağ başı ! boş bırakacağım ki ayı kurt gelirse engel olsun .
- Tamam , tamam sus haydi git işine .
Çoban Ali boynunu bükmüş arkasını dönüp koyunların yanına gelmişti. Kendisine gelip konuşmaya şahit olan kız babasının hareketini doğru bulmadığından gidip Çobanla konuşmasını ve özür dilemesini istemişti. Babası da yaptığı hareketin yanlış olduğunu düşünmüş ve Çoban Alinin yanına doğru gelmişti .
- evlat ! kusura bakma . Bir anlık sinir işte
- önemli değil emmi haklısınız korktunuz !
- neyse evlat biz şurada piknik usulü bir şeyler yapacağız. Gel sende katıl !
- sağol emmi siz keyfinize bakın !
- yo biz bu dağ başında sana misafiriz sende soframıza misafir olacaksın .
- hele sen git emmi ben bir ara uğrarım .
- bak mutlaka geleceksin söz mü ?
- peki emmi söz gelecem
Çoban Ali utangaçtı. Daha önce hiç böyle bir sofraya misafir olmamıştı .
Çekine utana sofralarına gitti ve oturdu. Bir şeyler yiyip içtiler.
- evlat koyunlar senin mi ?
- yok emmi köylünün ben çobanlık yapıyorum.
- Baban ne iş yapar ?
- Babam sizlere ömür emmi , ben hiç görmedim .
- Şey özür dilerim .
- Yok önemli değil ben bu yetimliğe alıştım.
- Adın ne evlat ?
- Ali emmi Çoban Ali derler.
- Peki Ali sana bir şey diyeceğim .
- Buyur emmi emrin olur
- Çobanların sesi güzel olur bende köyde büyüdüm , bilirim !
- Yok emmi
- Haydi haydi . Bir türkü söyle de şöyle çocukluk günlerimi yad edeyim.
Çoban Ali bu istek karşısında utanıyordu. Ve söyleyecek cesareti bulamıyordu. Oysa o çevrenin en güzel en yanık sesli delikanlısıydı. Çoban Ali kendince bir şeyler düşünürken adamın kızı şöyle bir Çoban Ali’nin yüzüne bakmış ve sonra...
- şey haydi bizi kırma lütfen !
- şey ama
- bende severim köy türkülerini
- pekala söyleyeyim gari
Çoban Ali utana sıkıla kendine hafifçe çeki düzen verdikten sonra başını kaldırıp şöyle bir göğe bakmış sonra da ...

<< Dağ başında bir gül gibi
Boynu bükük kalan yarim
Aşireti töreleri yüreğime eken yarim !
Bir kez sana bağlanmışam
Ben kendimi unutmuşam
Aşkın ile kavrulmuşam
Sevdan beni köz eyledi
Berivanım ! dağ çiçeğim
Bir gün sana dönceğim
Aşireti töreleri
Senin için yeneceğim . >>
Adamcağızın gözleri dolu dolu olmuş kız da ağzı açık baka kalmıştı. Ali’nin yanık sesi dağı taşı inletiyor ve kuşlar sanki Ali ‘ ye eşlik ediyordu. Sona Çoban Ali de boynunu bükmüş ve ağlamaya koyulmuştu. Adam ve kızı Çoban Ali’nin birden ağlamaya başlamış olmasına bir anlam verememişlerdi. Ali usulca ayağa kalkmış ve bir adama bir de kıza baktıktan sonra arkasına dönüp yürümeye başlamıştı. Baba-kız göz göze bakıştılar. Sonra kız da Ali’nin peşinden ayağa kalkarak yanına doğru yaklaştı.
- şey affedersiniz neden gidiyorsun ?
- ne yapayım ömür billah burada kalamam ya
- sen ağlıyorsun Ali
- he ağlıyom hep ağlarım .
- konuşalım bana dertlerini anlatırsın
- yok derdim tasam yok
- bir sevdiğin var galiba Ali !
- o da yok . bulamamışım , her gece düşümde görürüm ama daha kendimi görememişim.
- Yani
- Bilmem ben
- Ali baksana bir
- Yok; ha sen çok güzelsin
- Ney
- Sen çok güzelsin dedim . neyse kalın sağlıcakla ben gidiyom.
- Şey Ali
- Buyur emret !
- Yok ... Ankara’ya hiç gider misin ?
- Bilmem ben şehri, daha köye yeni gelmişim.
- Bak bu telefonum ve adresim . Ankara’ya gelirsen beni bul beklerim. Tamam mı ?
- Olur haydi Allah’a ısmarladık
Çoban Ali saat erken olduğu halde koyunlarını toplamış köyün yolunu tutmuştu. Kendi kendine : << bana ne oldu böyle ? >> diye düşünüyordu. Koyunları ahıra almış ve eve çıkmıştı. Anası oğlunun erken gelmesine şaşırınca sormadan edemedi.
- Oğlu’ m Ali’m bir şey mi oldu ?
- Yok ana bu günde erken gelesim tuttu.
- Açlığın var mı oğul ?
- Yok ana biraz uzanacağım ! ...

( 2 Ay Sonra ... )

Çoban Ali kara sevdaya tutulmuştu. Çayırda gördüğü o adamın kızını bir türlü aklından çıkaramıyor gece gündüz onun hayalini kuruyordu. Oğlunun bu hali anasını düşündürür olmuştu. Köylüde Alide ki bu değişikliğe bir anlam veremiyordu.
- oğul neyin var ; yemeden içmeden kesildin , hiç kimse ile konuşmazsın, derdin nedir söylemezsin, bak Anan seni düşünür senin bu haline yanar.
- Yok anam bir şey
- Var oğul sende bir hal var
- Ana ! ...
- Sus oğul ! eğer bana da söylemezsen benimle de konuşmazsan diyeceğim yok.
- Anam ! sevdalanmışım .
- Ney oğul .... bilmeliydim .
- Bilsen de faydası yok anam !
- Niye ki oğul kimdir necidir bu kız ?
Çoban Ali bir bir anasına her şeyi anlatmıştı. Anası da oğlunun bu haline üzülmüştü. Oğlunu Ankara’ya gönderse bile o şehir kızı oğlunun sevdasına karşılık vermezdi.
- oğul senin ki kara sevda ; unut onu
- yok ana unutmak neyime , onu kalbime yazmışım .
- oğul : o şehir kızı , sen !
- doğru Ana ben bir çobanım
- oğul kader bu
- yok ana isyan etmiyorum ama bu sevda da içimi yakıyor.
- Oğlum garip oğlum , kara sevdalı oğlum
Çoban Ali’nin içinde ki bu sevda ateşi gün geçtikçe alevleniyordu. Ali şehre gidip o kızı bulmak istiyordu ama karşılık alamayacağını düşündüğünden yanıp tükeniyordu. Çobandı ama çobanların da yüreği vardı. Çaresizlik içindeydi. Diğer yandan şehir kızı (yasemin) de güncel hayatına devam ediyordu.
Bir doğum günü partisine gitmişti Yasemin ve radyoda güzel bir türkü çalıyordu. “ BERİVANIM” türküsü Yasemin’ e çoban Ali yi hatırlatmıştı. Acaba Çoban Ali Yasemin’ e ne söylemek istemişti. Bunu düşünüyordu. Dalıp gitmişti. Keşke Çoban Ali burada olsa da o söylese bu türküyü diye geçirdi içinden. Sonra Çoban Ali’nin ne işi var burada dedi kendine.

( 3 Ay Sonra ....... )

     Çoban Ali bu sevdaya dayanamamış anasının rızasını alarak Ankara‘nın yolunu tutmuştu. İlk akşam askerden bir arkadaşını arayarak ona misafir olmuştu. Sonra ahizeyi aldı eline ve Yaseminin numarasını çevirdi çevirmesine ama daha ismini bile bilmiyordu. Sonra hemen kapattı telefonu. Ne diyecekti , ne diyebilirdi ? ... Fakat aradı. Telefonu açan oydu. Dili tutulmuştu. Konuşamıyor ağzını açmaya cesaret edemiyordu. Bir anlam veremiyordu bu haline .
....

- alo konuşsana
- şey , alo , ben
- buyurun
- ben Ali, Çoban Ali
- a ... Ali sen misin ne yapıyorsun ?
- Ankara’dayım da
- Buraya gelir misin Ali ? babamda sevinecek
- Şey ya arayım dediydim de
- Hayırdır yada sen nerede olduğunu söyle ben gelip alayım Ali seni
Çoban Ali ben gelirim diyerek telefonu kapattı. Düşünüyordu. Neden bu kadar yakın davranıyordu acaba. Yoksa dedi ama olmazdı. O varlık içinde birisiydi. Kendi de çulsuz bir aptaldı. Bir an kaçıp gitmek istedi ama ... verilen adrese gitti kapıyı çaldı. ...
- hoş geldin Ali içeri buyur
- kim var ?
- ben ve annem babamda gelir birazdan haber verdim
- şey ben seninle konuşmak istiyorum
- buyur içeride konuşalım
- yok
- peki ben anneme haber vereyim
sakin bir parka gelmişlerdi. Ali ne söyleyeceğini ne anlatacağını bilemiyordu. Adeta dili tutulmuştu sanki ve susuyordu . Sonra : ,,,
- evet Ali ne konuşacaktın benimle ?
- ismin nedir bunu bile bilmiyorum
- adım Yasemin Ali
- şey Yasemin !
........     ........          dağlar taşlar ...
Ey çoban Ali dedi kendi kendine hangi yüzle konuşacaksın ne söyleyeceksin ? Sevdalı olduğunu söyleyebilecek misin ? her şey üstüne devriliyordu sanki ...
- neden susuyorsun Ali ?
- ....................
- konuşacak mısın ?
- Yasemin ; ben bir çobanım. Köyümde dağ taş gezer türküler söyler koyunları güderim . yaşlı bir anam pirketten örülü iki oda bir evim var. Çoban Aliyim ! ama insanım nihayetinde ve benimde yüreğim var hemi de öyle bir yüreğim var ki nicesine taş çıkarttırır ve kök söktürür.
- Anlayamadım Ali bana ne anlatmaya çalışıyorsun ?
- Anlatmaya çalıştığım şu Yasemin . belki buna hakkım yok . Bunu söylemeyi hak etmiyorum. Belki benimle dalga geçeceksin. Ama bu bir gerçek
- Gerçek olan ney Ali ?
- Gerçek olan şu : vuruldum Yasemin, aşka vuruldum, sevdaya vuruldum, sana vuruldum .
- Ali ! ....
- Sus Yasemin ne söyleyeceğini biliyorum. Sus ne olur ! Çoban olduğumu söyleme. Bilirim sen bu şehrin süslü güzelisin, bende dağların çobanıyım Ama inkar edemem, bu kanunu değiştiremem : seviyorum seni ...
- Ali ama ...
- Yine sus : gideceğim bana karşılık ver de demiyorum yalnız bil istedim. Bunun için geldim bu koca şehre. Şimdi gidiyorum. Bir daha seni rahatsız etmem karşına çıkmam gidiyorum ve bunu bil işte bunu benden duy : seni seviyorum ...
- Ali sevilmek güzel ama
- Çobanım değil mi ? sus Yasemin ! Dedim ya hepsini bilirim ama gel de şu yüreğe anlat işte
- Ali bir şey isteyeceğim.
- Canımı iste onu bile veririm.
- Berivanım türküsünü söyler misin ?
- Ney
- Bu türküyü söyle ne olur
...
               ...........     -.-     ......................

ve Çoban Ali kara sevdasını yüreğine hapsedip köyüne dönmüştü ya harıl harıl yanıyor dağa taşa her yana Yasemin diye haykırıyordu.
Berivanım türküsü dilinden düşmez olmuştu .




Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: m@ss üzerinde 30 Kasım 2007, 00:00:23
yaşanılana ''ruh'' katan,yaşanılanı ''canlı'' hale getiren türkülerimiz için hazırladığınız bu topik için teşekkür ederim...


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: decameron üzerinde 30 Kasım 2007, 12:16:40
Halk Kültüründe Hiciv ve "Manda Yuva Yapmış Söğüt Dalına" Gerçeği

 San. Öğr. Gör. İrfan Kurt*
 
 
    Çoğu kez güldürmek, güldürürken düşündürmek, yermek, övmek, eğlenmek, dalga geçmek, gönderme yapmak v.b için yapılan Hiciv Sanatı; Halk Kültüründe: Halk Şiiri Halk Türküleri, Fıkralar, Bilmeceler, Tekerlemeler, Destanlar, Hikayeler, Atışmalar Günlük konuşmalar,Şakalar gibi bir çok alanda sıkça kullanılmaktadır.

Halk Şiiri ve Türkülerde anlatım bazen çok açıktır,söylenmek istenen açık ve net bir dille anlatılmıştır.

Eşeği saldım çayıra
Otlaya karnın doyura
Gördüğü işi hayıra
Yoranında avradını
Kazak Abdal

Telli sazdır bunun adı
Ne ayet dinler ne kadı
Bunu çalan anlar kendi
Şeytan bunun neresinde
Aşık Dertli

Çağımızın en büyük ozanlarından olan Aşık Veysel :

Raşit çoktur adın gibi
Hiçbir tat yok tadın gibi
Yontulmadık odun gibi
Uzatmışsın boy Raşit demiştir

Ruhsati ise :

Babanı katmam sayıya
Özün benzettim ayıya
Kendi eştiğin kuyuya
Düşesin Seyit Efendi diyebilmiştir.

Bu ve bunun gibi bir çok örnekte ; kendilerini küçük gören ,aşağılayan kişilere Hiciv ile verilen cevaplarda bir yerme söz konusudur.

Türk Halk Müziğinin Hiciv ustalarından Şemsi Yastıman;
“Türk’ü anlamak için Türkü dinlemek gerek” sözü ile bir cümleye dört anlam sığdırabilme ustalığının yanı sıra “Meslekler Destanı” nda ise saz çalıp türkü söylemesinin nedenlerini,hiçbir meslekte dikiş tutturamamasını sayfalar süren destanında çalıp söyleyerek hicvetmiştir.
(Destan dan Bir örnek)

Üfürükçü oldum önce kendim çıldırdım
Müezzin oldum cemaati yıldırdım
İmam oldum yanlış namaz kıldırdım
İşten el çektirdiler vaaz ile


Görüldüğü gibi bu örneklerde açık bir anlatım vardır.

Bazen da karşısındaki överken yerilmiş, cahil yerine konulmuştur. Bilmediği farklı anlam taşıyan kelimeler kullanılmıştır

Fahr-i alemsin ve lakin fa sı yok
Gevher-i kaansın ve lakin ra sı yok
Dilerim haktan bunu ruz-u şeb
Sana bir merkeb vere kim ba sı yok

Anlatılan kısaca şu:

Alemlerin efendisisin lakin – fa –sı olmayınca geriye” har “kalıyor yani alemlerin eşeğisin deniliyor.
Mücevher kutususun değerlisin lakin- ra- sı olmayınca geriye gevh yani” kene”kalıyor
İnsanların kanını emiyorsun
Dilerim bunu haktan gece gündüz (ruz-u şeb)
Merkeb in ba-sı olayınca geriye- merk –yani ölüm kalıyor.
Dilerim haktan tez zaman da ölesin denilmekte ve içersinde gizli anlamlar bulunmaktadır.

Halk şiirinde Hicvin içersinde “Bilip de bilmemezlik den gelme” veya “Olmazı oldurma “başlıkarıyla anlatılan türlere de sıkça rastlanmaktadır.Bu zaman zaman tasavvuf-i konuları da içine almıştır.

Büyük tasavvuf şairi Yunus Emre den birkaç örnek:

Bir sinek bir kartalı
Kaldırdı vurdu yere
Yalan değil gerçektir
Bende gördüm tozunu
------------

Balık kavağa çıkmış
Zift turşusun yemeğe
Leylek goduk doğurmuş
Baka şunun sözüne
-------
Bir serçenin kanadın
Kırk kağnıya yüklediler
Kırk çift dahi çekemedi
Şöyle kaldı koşulu
-------

Öküz taşın üstünde
Taşı balık götürür
Balığı götüren su
Bünyadın yelden kodu

-------------

Yunus bir söz söyledi
Hiçbir söze benzemez
Cahiller kazamazlar
Hiç ilmin kuyusunu
------------

Kaygusuz Abdal da da bir çok örnek vardır bunlardan bazıları:


Kaplu kaplu bağalar kanatlanmış uçmağa
Kertenkele derilmiş diler kirim geçmeğe
Kelebek ok yay almış ava şikara çıkmış
Donuzları korkutur ayuları kaçmağa

---------------

Ergenenin köprüsü susuzluktan bunalmış
Edirne minaresi eğilmiş su içmeğe

----------
Kaz destanından birkaç satır:

Bir kaz aldım ben karıdan
Boynu da uzun borudan
Kırk abdal kanın kurudan
Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz

Sekizimiz odun çeker
Dokuzumuz ateş yakar
Kaz kaldırmış başın bakar
Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz

Kaygusuz Abdal n’idelim
Ahd ile vefa güdelim
Kaldırıb postu gidelim
Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz


Bu destanın benzerini dedem avcı hikayesi olarak anlatır, hikayenin arasında da destandan beyitler söylerdi. Bu destanda olmayan fakat dedemlerin söylediği birkaç beyit vardır. Bir tanesi şöyledir:

Altından ataş yaktı
Üstünden güneş yaktı
Kaz kaldırdı boynun baktı
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz


Gelelim “Manda yuva yapmış söğüt dalına “türküsüne:

Türküler eleştirilmek istendiğinde sözleri anlamsız bulunduğunda hep bu türkü dile dolanmıştır.eğer ki ; yöresel kültür, dil, türkünün ne amaçla yapıldığı neyi anlattığı bilinmiş olsa eleştirenler herhalde başlarını öne eğerdi:

Türkü Kastamonu’nun Tosya ilçesinden derlenmiştir. Bende Kastamonuluyum. Çocukluğumdan beri duyduğum bildiğim şekli ile yörede okunan sözleri şöyledir

Of-of-------
Manda yuva yapmış söğüt dalına –aman aman
Yavrusunu sinek kapmış gördün mü
Amanin yandım.
Amanin amanin amanin yandım
Tiridine tiridine tiridine bandım
Bedavamı sandın para vedim aldım
Of-of-------
Sabahlayin erken çifte giderken-aman aman
Öküzüm torbadan düştü gördün mü
Amanin yandım

Bağlantı

Of-of----
Sabah ezanını okurken-aman aman
Müezzin minareden uçtu gördünmü
Amanin yandım

Bağlantı

(Bu türkü TRT repertuarına “ Aşağıdan geliyor Türkmen koyunu” Kıtası ilavesi ile girmiştir. Bunun nedenleri ayrı bir konu başlığıdır.)
Türküde anlatılmak istenilenin ne olduğunun anlaşılabilmesi için hem türkünün çıkış nedeni hem de yöresel özelliklerinin bilinmesi gerekmektedir. Yöre dili ve anlatımı yöresel kültür çok önemlidir. Bizce çok bilinen bir kelime yörede farklı anlamlarda kullanılabilmektedir. Örneğin :”Handan” Hoş neşeli, güler yüzlü anlamında bir bayan ismi olarak bilinmesine rağmen ,handan yörede aşağılayıcı küfür niteliğinde bir sözdür. Mayıs bir ay adı olmasına rağmen yörede taze tezek için kullanılır.V.b
Türkünün hikayesine gelince:
Dönemin beyi tarafından halk ozanlarının yönetim aleyhine söz söylemeleri yasaklanmıştır. Bu yasağın yanı sıra saz çalıp türkü söyleyen ozan a bir eğlencede kendilerine türkü çalması emrivakisi yapılmış,bir kenara da önüne kuru ekmeklerden oluşan yemek konmuştur. Bu ortam da bu türkü nün çıktığı söylenmektedir.

Ozan da kendisine yapılan bu haksızlığı onlarla dalga geçerek dile getirmiştir.
Şöyle ki:
Tosya bilindiği gibi pirinci ile ünlüdür.çeltik tarlalarının sürülmesinde kullanılan Manda yazın sıcağında göletlere yatarak az kıllı olan derisini hem serinletmek hem sineklerden korumak amacıyla çamura bular. Bunun içinde göletlerin ve çeltik tarlalarının kenarlarında bulunan ve dalları da suyun içine kadar uzanan salkım söğütlerin dalları üzerine ,gölgesine yatar .İşte mandanın söğüt dalına yuva yapması budur. Yavrusunu Sinek Kapması da yavrunun sinek tarafından ısırılmasıdır.çünkü yörede kapmak sözü ısırmak anlamındadır. "Köpek kapar" gibi.
Ayrıca “cız tutmak” diye bir deyim vardır. Bir tür sineğin hayvanların kuyruk altlarına girip ısırması ile oluşan ve hayvanı delirten oradan oraya sıçratan bir olaydır.
Ardından “gördünmü” sözcüğü ile türküye devam edip akıl almaz olayların olduğunu vurgulayıp alay etmektedir.

İkinci kıtadaki “Öküzün torbadan düşmesi ise:Öküzlerin hem yemlenmesi , ekine zarar vermemesi hemde zaman kazanmak için boyunlarına takılan yem torbasının öküzün boynundan çıması ve öküzün yemeden içmeden kesilmesi anlamını taşır.
Üçüncü kıtadaki müezzinin minareden uçması da erenlere karışması ermesi anlamındadır.
Bağlantı bölümünde de tirit yemeğini emeği karşılığı hak ettiğini anlatıyor. Tirit: kuru ekmekleri sıcak su ile ıslatılarak yapılan bir yöre yemeğidir.durumu iyi olanlar et suyu soğan ve kıymada ilave edebilirler.
Türkü baştan sona içinde doğruları anlatan fakat ilk bakışta anlamsız gibi görünen
Bir ifade taşımaktadır. Ozanın ince zekası hiciv sanatının çok güzel bir örneğini sunmuştur. Özellikle farklı anlam taşıyan kelimeler seçilmiş ;kendine yapılan haksızlığa onlarla alay ederek “eylenerek” dalga geçerek cevap verilmiştir.
Ayrıca Türkü melodik açıdan da çok zengindir. Hoş ritmik bir yapısı vardır .Bu nedenle üç kuşak Halk Müziği sanatçıları tarafından Repertuarlarına alınmışlar ve kasetlere okumuşlardır. Zehra Bilir, Belkıs Akkale ve Kubat bu sanatçılara örnektir.

Türküler Dolusu Sevgiyle Dostlukla


Not:
Bu yazı "yöresel anlatım içersinde Hiciv sanatının uygulanması ve Manda yuva yapmış Söğüt dalına gerçeği" başlığı altında Müzikte Temsil & Müziksel Temsil 6-7-8 ekim 2005 İstanbul Uluslararası Sempozyumunda tarafımdan bildiri olarak sunulmuştur.


*İ.T.Ü. Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Sanatçı Öğretim Görevlisi
 


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: strange üzerinde 09 Aralık 2007, 05:08:52
türkü topiği olurda..MUŞ türküsü olmazmı? hemen herkesin bildiği bu türküyü dinlerken ne kadar hüzünleniyorsam...okurken çok daha fazla etkiledi.türküler yaşanmışlar değilmidir?dinlerken yüreğe işleyen bu ezgileri,olayları yaşayanlar yürekten koparcasına söylemişler.
 
MUŞ TÜRKÜSÜNÜN HİKÂYESİ

            Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk her söylenişinde göz yaşlarını tutamayarak “Anadolu çocuklarının ne işleri vardı yemen çöllerinde? Oraya gönderildiklerinde belki yeni evliydiler. Geride genç eşlerini, kundakta yavrularını bırakmışlardı. İçlerinden birinin şansı yaver gider de geri dönebilseler kendisi ve eşi yaşlanmış, çocuğu kız ise gelinlik çağa gelmiş, erkekse koskoca delikanlı olmuş bulurdu. Bütün bunlar niçindi? Yazık günah değilmiydi evlatlarımıza?”Dediği  Muş Türküsü hakkında herhangi bir araştırma ve inceleme yapılmadan türküde geçen “burası muş’tur.” Kısmının “burası huş’tur.” Diye değiştirilerek “Yemen Türküsü” adıyla Yemen’e mal edilmesi ile kamuoyu yanlış bilgilendirilmektedir. Oysaki kamu yayıncılığının temsilcisi ve devletimizin en saygın kuruluşlarından olan TRT arşivleri incelendiğinde;

Kaynak kişi                   : Duriye KESKİN (mahalli sanatçı)
Derleyen                       : Muzaffer SARISÖZEN
Notaya alan                  : Muzaffer SARISÖZEN 
TRT repertuar no           : 341

            Bilgileri yer almaktadır. Muş ve çevresinde ilki 1944 yılında Türk halk müziğinin babası ve TRT yurttan sesler programının yapımcısı rahmetli üstat Muzaffer SARISÖZEN başkanlığında bedii yönetken ve teknisyen Rıza YETİŞKEN’ den kurulu ekipçe, ikincisi ise 1961 yılında Mustafa GECEYATMAZ, Fikret OTYAM ve teknisyen Mücahit KÜÇÜKBARAN’ dan oluşan ekiplerce resmi derleme çalışmaları yapılmıştır. Yapılan bu derlemeler sonucu bu türkü ilimize ait olarak TRT repertuarına girmiştir. Ayrıca; Ankara Üniversitesi (TÖMER) dil dergisinde, aslen Muş’ lu olan Mülkiye Müfettişi Sayın Nuri YAMAN’ın araştırmalarına istinaden bu türkünün öyküsü ve bilinmeyen kısımları yayınlanmıştır.

 

Yemen’e Gidene Ağlıyor Kızlar

Acılı, elemli ve yaslı bir türkünün öyküsüdür bu.

            Tarihi bilinmez. Aslında bilinir de herkes kendine göre değişik bir tarih söyler. Ama biz olayın gerçek yüzünü olayı yaşayan ve anlatanların diliyle türküye dönüştürüldüğü biçimiyle anlatalım. Anlatanlara göre o tarihte Osmanlı Yemen çöllerinde zorlu bir savaşa tutulmuştur. Divanlar kurulur, savaş ve şartları haftalar boyu tartışılır durulur. Sonunda çözümün Yemen ellerine vilayetlerden birinde oluşturulacak bir alayla gidilmesinin mümkün olduğuna karar verilir.

            Düşünülür ki; bir tek vilayetten birlik oluşunca bunlar hep akraba ve hısım olacakları için birbirlerine bağlılığı ve dayanışmaları ile savaş alanından kaçmaları söz konusu olmaz.

            Haberler salınır. Osmanlının dört bir yanından uzun beklemelere karşın istekli çıkmaz bu oluşuma. Aslında istek olmasına olur da Osmanlının istediği gibi olmaz. Değişik vilayetlerden çıkan bu gönüllü sayısı da yeterli olmaz.

            Bu sırada Muş’tan Bulanık, Malazgirt ve Varto’dan bir ses yükselir Osmanlıya; “hepimiz varız, gönüllüyüz yemen çöllerine gitmeye”

            Osmanlıya haber iletilir. Yetkililer bakar sayı yeterli, karar verilir ve Yemen çöllerine Muş’tan oluşturulan bir redif alayı gönderilir. Yemen’e gidilmesine gidilir ama hiçbiri de geri dönmez. İşte bu türkü gidip de gelemeyen o isimsiz kahramanlardan Muş’ta kalan sevgilisinin sesi, özlemi, elemi ve de acısıdır.

Havada bulut yok bu ne dumandır
Mehlede ölüm yok bu ne şivandır
Bu yemen elleri ne de yamandır

Ano Yemen’dir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir 
Burası muş’tur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir(Nakarat)

Mongok’ un suları ovaya akar
Ağam asker olmuş yüreğim yakar
Gözlerim kan çanak ağama bakar

(Nakarat)

Gider isem ağam sana köleyim
Cemalin bir gülsün ben de geleyim
Yemen çöllerinde senle öleyim

(Nakarat)

Şafağın atmış da terkisin bağlar
Yavuklun oturmuş için kan ağlar

Hasretin dayanmaz bostanlar bağlar

(Nakarat)

Saçımın telini edem hedayet
Günahım yoğtur ki dilem nedamet
Muş’tan başka yoğ mu burda velayet

(Nakarat)

Kışlanın önünde çalınır sazlar
Gözlerim ağlıyor yüreğim sızlar
Yemen’e gidene ağlıyor kızlar

(Nakarat)

Tez gel ağam tez gel eglenmiyesin
İngiliz hayındır güvenmiyesin
Arap dilber çoktur evlenmiyesin

(Nakarat)

Karasu uzanır sıra söğütler
Yüzbaşım oturmuş asker öğütler
Yemen’e gidiyor baba yiğitler

(Nakarat)

Kışlanın önünde redif sesi var
Açın cantasına bakın nesi var
Bir çift potin ile bir de fesi var

(Nakarat)

Tüfekler çatıldı kaşlar çatıldı
Ağam mavzer-ilen öge atıldı
Alkanlar içinde kuma yatıldı

(Nakarat)

Tez gel ağam tez gel dayanamirem
Uygu geflet basmış uyanamirem
Ağam öldüğüne inanamirem

(Nakarat)

            Yemen türküsünün bilinmeyen bölümleri aslen Muş’lu olan Mülkiye Müfettişi Nuri YAMAN tarafından derlenmiştir.

            Muş türküsü’ nün sözlerini daha iyi analiz edebilmek için kısaca Muş’un kültür tarihini incelediğimizde; Muş’umuzun kültür tarihi Urartu’larla başlar. Anadolu’nun Türkleşmesi sürecini başlatan Malazgirt savaşından sonra Türk-İslam kültürü yayılmaya başlamış ve zaman içinde tek kültür durumuna gelmiştir. Milli kültürün ayrılmaz bir parçası olan muş folkloru, yöre insanının iç dünyasını, yaşantısını, geleneklerini geçmişten günümüze, günümüzden de geleceğe taşır.

            Muş ve çevresinin ezgilerinde Doğu Anadolu Bölgesi halk müziğinin özellikleri görülür. Söylenen türkülerde yöre insanının yaşam biçimi, acıları, sevgileri, tabiatla olan bağları, işgal yıllarının çilesi ve yurt sevgisi dile gelir.

            Muş ilinden Yemen’e çok sayıda genç “ölürsek şehit kalırsak, gazi oluruz” diyerek askere gitmiştir. Yemen’in öldürücü sıcağı ve düşmanı ezici çoğunluğu nedeni ile gidenlerin hemen hepsi geri dönmemiş şehit düşmüştür. Türkümüz geride kalan asker yakınları ve yavuklularınca söylenmiştir. Hüseyni makamında olup 5/8 lik bir türküdür. Türkümüzün sözlerine bakıldığında yöre insanımızın geleneklerini, yaşam biçimini ve acılarını yansıttığı görülmektedir.

            Yemen’e giden redif alayından hemen, hemen hiç kimse geri dönmemiştir. Bu kara haberin Muş’a ulaşmasıyla (halk arasında şivan denen) ağıtlar yakılarak feryatlar yükselir. Muş geleneklerinde komşularca cenazesi olan evlere başsağlığına gelenlere ve cenaze evinin halkına yemek gönderilir. O zamanlar teknik gelişmediğinden, yemekler fırınlarda değil kazanlarda, odundan ateş yakılarak pişirilirdi. Cenaze evi birden çok olduğundan, şehrin birçok yerinde cenaze evlerine yemek göndermek amacıyla büyük ocaklar kurulmuş, odunlar ocağa sürülmüştür. Bu ocaklardan çıkan yoğun duman gökyüzüne doğru yükselir. Nişanlısı redif alayı ile birlikte Yemen’e giden ve bu kara haberi henüz duymamış olan genç kız pırıl pırıl bir ağustos günü bu ağlamaları ve bu dumanı görünce;

Havada bulut yok bu ne dumandır
Mahlede ölüm yok bu ne şivandır

Bu yemen elleri ne de yamandır

            Demiştir. Gerçekten de mehlede ölü yoktur cenazeler Yemen’dedir. Bulutsuz ağustos gününde ki duman ise cenaze evleri için yemek yapmak üzere yakılan ocakların dumanıdır.

Ano Yemen’dir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir             
Burası muş’tur, yolu yokuştur

Giden gelmiyor acep ne iştir

            Çemen; Yemen’de yetişen bir bitkidir. Askerlerimiz Yemen’e gitmiş ve bir daha geri dönmemiştir. Muş ili Türkiye’nin üçüncü büyük ovasına sahiptir. Birçok kişi Muş ovası ile türküdeki yokuş yol ikilemine düşmektedir. Oysaki Muş ili yerleşim itibariyle savunması daha kolay en eski yerleşim yeri olan bugünkü kale mahallesi ve minare mahallelerinin olduğu bölüme konuşlanmış ova ise tamamen tarıma bırakılmıştır. Bugün halen kale mahallesi eski yerleşim kalıntılarını taşımakta ve yüksek bir yerde ovaya hâkim bir alandadır. Eski muş’un yolu halen yokuştur. “giden gelmiyor acep ne iştir” sözü muş’a giden dönmüyor diye anlaşılmaktadır. Oysa türkünün sözleri dikkatli incelendiğinde muş’tan Yemen’e gidenler şehit olup dönmediklerinden “giden gelmiyor acep ne iştir “ sözü onlar için söylenmiştir.

            Eski yerleşim yeri itibariyle muş ilinde askeri kışla kale mahallesinin eteklerinde bugünkü il jandarma komutanlığı dinlenme tesislerinin bulunduğu yerdedir. Nişanlısının ölüm haberiyle yüreği yanan genç kız kale mahallesinden yokuşun altındaki kışlaya bakarak:

Kışlanın önünde redif sesi var
Açın çantasını bakın nesi var
Bir çift potin ile bir de fesi var

            Mülkiye Müfettişi Sayın Nuri YAMAN’ın araştırmaları ile derlemesi yapılan türkünün diğer mısralarında ismi geçen yerlere gelince

Mongok: yeni adı Soğucak’tır. Merkeze 2 km Mesafede soğuk suyu ile meşhur köyümüzdür.

Karasu:  68 km Uzunluğunda komşu Bitlis ili Güroymak ilçesinden doğan ve muş’a güneyden girerek bilahare kurt istasyonunda murat nehri ile birleşen bir nehirdir.

Kışlanın önünde çalınır sazlar
Gözlerim ağlıyor yüreğim sızlar
Yemen’e gidene ağlıyor kızlar

            Mısralarından da anlaşılacağı gibi bu türkü Muş’tan Yemen’e giden askerlerimiz için söylenmiştir.

 
 

 


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: strange üzerinde 11 Aralık 2007, 02:33:34

Benden Selam Olsun Bolu Beyi'ne 1
Bolu Beyi, at meraklısı bir beydir. Atçılıkta usta olan seyisi Yusuf'u, güzel ve cins at aramak üzere başka yerlere gönderir. Yusuf günlerce gezdikten sonra, obanın birinde istediği gibi bir tay bulur. Bu tayı doğuran kısrak, Fırat kıyısında otlarken, ırmaktan çıkan bir aygır kısrağa aşmış, tay ondan olmuştur. Irmak ve göllerin dibinde yaşayan aygırlardan olan taylar çok makbüldür, iyi cins at olur.

Yusuf, tayı sahiplerinden satın alır. Yavrunun şimdilik bir gösterişi yoktur. Hatta çirkindir bile. Ama ileride mükemmel bir küheylan olacaktır. Yusuf bunu biliyor. Sevinerek geri döner. Bey, bu çirkin ve sevimsiz tayı görünce çok kızar, kendisiyle alay edildiğini sanır. Yusuf'un gözlerine mil çektirir. Tayı da ona verir, yanından kovar. Kör Yusuf köyüne döner. Olanı biteni oğluna anlatır. Bolu Beyi'nden öç alacağını söyler.

Baba oğul, başlarlar tayı terbiye etmeye. Yıllar geçer tay artık mükemmel bir küheylan olmuştur. Rüzgar gibi koşmakta, ceylan gibi sıçramakta, türlü savaş oyunu bilmektedir. Bu arada Kör Yusuf'un oğlu Ruşen Ali de büyümüş, güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuştur. O da her türlü şövalyelik oyunlarını öğrenmiş bir baba yiğittir.

Bir gece Yusuf, düşünde Hızır'ı görür. Hızır ona yapacağı işi söyler. Hızır'ın önerisiyle baba oğul yola çıkarlar. Bingöl dağlarından gelecek üç sihirli köpüğü Aras ırmağında beklerler. Bu üç sihirli köpükle Yusuf'un hem gözleri açılacak, hem intikam almak için gereken kuvvet ve gençliği elde edecektir.

Bunu bilen oğlu Ruşen Ali, köpükler gelince, babasına haber vermeden, kendisi içer. Yusuf, durumu öğrenince üzülür, ama bir yandan da sevinir. Kendi yerine oğlu öcünü alacak bir bahadır olacaktır. Bu sihirli köpüklerden biri körün oğluna sonsuz yaşama gücü, biri yiğitlik, öteki de şairlik bağışlamıştır. Bir süre sonra Yusuf, oğluna öç almasını vasiyet ederek ölür.

Körün oğlu Ruşen Ali dağa çıkar. Gelen geçeni soyar. Ünü yayılmaya başlar. Kendisi gibi kanun kaçakları yanında toplanmaya başlarlar. Artık Köroğlu olmuştur. Bolu şehrinin karşısında, Çamlıbel'de bir kale yaptırır. Küçük bir ordusu vardır. Çamlıbel'den geçen kervanlardan baç alır. Vermeyen kervanları soyar. Üzerine gönderilen orduları bozguna uğratır.

Bir gün, güzelliğini duyduğu Üsküdar Kasapbaşı'sının oğlu Ayvaz'ı kaçırır, Çamlıbel'e getirir, evlat edinir. Başka bir gün, Bolu Beyi'nin bacısı Döne Hanım'ı kaçırır, evlenirler. Aradan yıllar geçer. Bolu'yu basar, yakar, yıkar. Bolu beyi'nden babasının öcünü alır. Bolu beyi de Köroğlu'na karşı düzenler kurar. Bir defasında Köroğlu'nu başka bir seferde Ayvaz'ı yakalatır. Zindana atar. Ama, Köroğlu ve adamları her zaman hile ve cenkle kurtulurlar.

Köroğlu, ara sıra Gürcistan, Çin gibi uzak ülkelere de seferler açar. Yeni yeni serüvenlere atılır, büyük vurgunlar yapar. Bu arada küçük, fakat heyecanlı birçok olay da geçer. Sonunda delikli demir (tüfek) ortaya çıkınca eski bahadırlık geleneği bozulur, dünyanın tadı kalmaz. Ve bir gün Köroğlu, beylerine dağılmalarını söyleyerek Kırklara karışır, kaybolur. Daha önceden Kır At da sır olmuştur. O Kır At ki, nice yıllar, olağanüstü bir güçle Köroğlu'na hizmet etmiştir.

Başka bir söylentiye göre, bir Yahudi bezirganın getirdiği tüfekle oynayan beyler, birbirlerini öldürürler. Köroğlu, buna üzülerek kayıplara karışır. Yine bir başka söylentiye göre de, Köroğlu dağda rastladığı çobanda tüfeği görür. Sorar, ne olduğunu. Aldığı karşılığa inanmaz, denemek için kendine çevirir, tetiğe dokunur. Ve yaralanarak ölür. Son beyleri de dağılırlar.

Yaşlı bir çınar gibi devrilen Köroğlu'nun hikayesi sona erer.

benden selam olsun bolu beyine
çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
ok gıcırtısından kalkan sesinden
dağlar gümbür gümbür seslenmelidir

düşman geldi tabur tabur dizildi
ak alnıma kara yazı yazıldı
delik demir çıktı mertlik bozuldu
eğri kılıç kında paslanmalıdır

köroğlu düşer mi yine şanından
çoğunu ayırır er meydanından
kır at köpüğünden düşman kanından
çizme dolup şalvar ıslanmalıdır



Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: strange üzerinde 11 Aralık 2007, 02:41:56
Ezo Gelin 1

"Gaziantep" dendi mi, ne düşer aklınıza? Yiğitlik mi, Antep fıstığı mı, baklava mı?

Bana, bunların yanısıra folkloru anımsatır, bu sevilesi ilimiz. Kızlı-erkekli halk oyunları gelir gözümün önüne; dizgisi de, ezgisi de sağlam türküleri gelip konar dilimin ucuna. Dalar gider; Antep türkülerinde Muzaffer Akgün'ü, Lohan'lı Ökkeş'i, Şerif Akbağ'ı dinler gibi oluyorum: "Antep'in etrafı gül ile diken, ayrılıktır benim belimi büken" ya da anlı-şanlı "Karayılan". Sonra, öyküye sığmayıp türküleşen; ağzınıza layık bir çorbaya bile ad olan "Ezo Gelin", Antep yöresinde anıldığı adıyle "Özey Gelin".

Bu ünlü ve paylaşılamayan halk türkümüzün öyküsünü, kalemimin döndüğünce özetlemek istiyorum size. Hemen belirteyim: Bu konudaki bilgileri, Kilis'li folklor uzmanı dostumuz Mazlum N. Kılıçkıran'la birlikte taradığımız Barak ovası köylülerinden; Gaziantep kültürünün rakipsiz avukatı Cemil Cahit Güzelbey'den; Gaziantep Kültür Derneği Başkanı Hulusi Yetkin'den ve Gaziantep folkloru konusunda çok değerli yapıtlar ortaya koyan Mehmet Solmaz'ın "Ezo Gelin" adlı kitabından aldım.

Asıl adı "Zöhre" olan Ezo Gelin, 1909'da Oğuzeli ilçesinin Uruş köyünde doğdu. Babası, Bozgeyikli oymağından Emir Dede, anası Elif'tir. Nüfus kaydında halen bekar görünen Ezo'nun, üçü erkek, üçü kız, altı kardeşi daha vardır.

Ezo, erken gençliğinden itibaren, güzelliğiyle dikkatleri üstünde topluyordu. O kadar ki; düğünlerde gözler, gelinden çok onun üzerinde gezinirdi. Ezo'yu, birçok zenginin yanısıra, (o zamanki) Halep (ilimiz)in Carablus ilçesinin Kozbaş köyünde oturan teyz'oğlu Memey (Mehmet) istiyordu. Takdirde yazılan tedbirde bozulmazmış; Ezo'nun ilk evliliği ne bu ağalardan biriyle oldu, ne de teyz'oğluyla...

Anlatanlar, Ezo'nun güzelliğini nereye koyacaklarını bilemiyorlar. Öykümüze geçmeden, Ezo'nun güzelliği üstüne dillerde dolaşanları özetlemeye çalışalım:

-Öylesine güzelmiş ki Ezo; görenler, iki yanağına birer elma oturtulmuş sanırlarmış.
-Öyle güzelmiş ki Ezo, bakanlar bakmaya doyamazlarmış.
-Öyle güzelmiş ki, bir yaz günü kapısını çalıp bir kap ayran isteyen gurbetçi bir çerçi, Ezo'nun güzelliği karşısında şaşalayıp, Ezo'nun uzattığı ayran tasını yere düşürüp kırmış.
-Öyle güzelmiş ki Ezo; gülümseyerek bakmasıyla, düşmanları barıştırırmış,
-Öylesine güzelmiş ki Ezo; olursa o kadar olurmuş...

Ezo'nun güzelliği söyleyen dillere söylence (efsane) olurken, Barak ovasında bir genç adamın adı dillerde dolaşır olmuştu. Bu, komşu Beledin köyünden, "Şitto" Hanefi Açıkgöz'dü. Şitto'nun bağlaması, akarsulara "Siz şırıldamayın, ben şırıldayım"; sesi de bülbüllere, "Siz şakımayın, ben şakıyayım" diyen cinstendi. Tekmil Barak ovasında düğünler kambersiz oluyordu da, Şitto Hanefi'siz olmuyordu. O sıralar Hanefi 30; ay'a "Sen doğma ben doğayım" diyen güzeller güzeli Ezo da 20 yaşlarındaydı.

Gün o idi ki; Uruş köyünde Hacı Mamuş'un düğünü vardı. Düğüne Zöhre (Ezo) de, Şitto da çağrılıydılar elbet. Düğünde tüm gözler gelini de güveyiyi de unutup, Ezo ile Şitto'yu izledi. Şitto, Ezo'ya gönlünü kaptırdı. Şitto Hanefi'nin gönlüyle kafası aynı telden çalıyordu. Bu nedenle, Ezo'ya dünür yolladı.
Hanefi, ala ala "Düşünelim"cevabı aldı.

Araya acımasız zaman girdi. Bu ara Şitto, kendi köyü Beledinden Mehmet Örtürk'le, yörenin töresi olan "Değişik" uygulamaya karar verdi. (Bu töreye göre, bir erkek,hısımlarından bir kızı bir arkadaşına verir, arkadaşının hısımı bir kızı alır. Böylece iki tarafta çevrede "Kalın" diye anılan başlıktan kurtulmuş olur.) Şitto halası Hazik'i (Hatice'yi) Mehmet'e verecek; buna karşılık, Mehmed'in kızkardeşi Selvi'yi alacaktı. Araya girenler girdi; bu "Değişik" gerçekleşemedi. Öyle ki; Şitto Hanefi, eş-dostla acı-yüz (yani onların yüzüne bakamaz) oldu.

Derler ya; "İnsan sarayda olmamalı. Saray insanda olmalı..." Şitto'nun doğru dürüst evi bile yoktu ama, yüreğinde Ezo geziniyordu. Eşin dostun araya girmesiyle, Ezo Şitto'ya çatıldı. "Ele gelin gelir, bize kalın gelir" demişler. Bu evlenmede Şitto'ya kalın (başlık) da gelmeyecekti. Çünkü, Şitto Ezo'yu almasına karşılık, Ezo'nun ağabeyi Zeynel'e halası Hazik'i verecekti. Alan razı, veren razı....

Güzün ortanca ayında iki düğün birden kuruldu. Şitto'yla Ezo'nun düğünü Beledin köyünde; Zeynel'le Hazik'in düğünü Uruş'ta kuruldu. Zurna öttü davul vuruldu... Alındı, verildi; iki köyde, gerdeğe girildi. Sen sağ ben selamet. Bu demektir ki iki köy de iki mutlu yuva kuruldu.

Şitto ile Ezo, sizlere layık bir mutlu yaşamı sürdürüyordu. Ağızlarının tadı yerindeydi yani. Gel gelelim, mutlulukları göze geldi.

Daha doğrusu aralarına arabozucular girdi. Yemediler - içmediler, dedikodu yaptılar. Atalarımız "Söz taşıma, taş taşı" demiş ama, bazı kendini bilmezler söz taşıdılar. Hatta kendileri söz uydurup getirdiler, götürdüler...

Bir harman sonu evlenmişlerdi; ikinci harman sonuna dek birlikte yaşayamadı Şitto ile Ezo, Şitto öykülerini bir cümlede özetler. "Kötü talih geç buldum; tez yitirdim..."

Şitto,Ezo'yu boşayınca "Değişik" töresince halası,Hazik de geri döndü. Şitto Hanefi,bu acı ayrılışı da yarısının ağzından şöyle anlatır; "Bizim böyle olmamız dostlarımızı acındırıyor,düşmanlarımızı sevindiriyordu."

Efsanesel güzel Ezo, Şitto Hanefi (Açıkgöz) den ayrıldıktan sonra altı yıl dul kaldı. Yörenin ağızbirliği etmişcesine anlattıklarına göre Ezo, bu süre içinde daha bir serpildi, daha bir güzelleşti. Öyle ki; görenin gözü kalırdı. Nasıl anlatmalı; O bir ışıktı da, tüm erkekler, onun çevresinde pervane kesilmişlerdi.

Genç-yaşlı, zengin-fakir, nice talibi çıktı Ezo'nun. Her talibi, tek tüy isteyen Hz. Süleyman'ın önünde tüm tüylerini döküverdiği söylenen yarasa örneği, neyi var neyi yoksa önüne seriyorlardı Ezo'nun. Ezo, tam altı yıl, evlenme önerilerini geri çevirdi.

Sonunda, ailesinin de ısrarı üzerine, kendisine genç kızlığından beri talip olan Teyz'oğlu Memeyle evlenmeye yanaştı. Türkmen oymağından olan Memey Suriye'nin, Carablus ilçesinin Türkiye sınırına yakın Kozbaş köyünde oturuyordu.

Ezo 1936 yılının güzünde, Uruş'tan Kozbaş'a gelin gitti. Bu evliliği de değişik töresine göre olmuş; onu alan Memey, bacısı Selvi'yi, Ezo'nun ağabeyi Zeynel Bozgedik'e vermişti.

Ezo'yla Meme'yin iki kızları oldu. İlki, fazla yaşamadan öldü. "Celile" adlı ikinci kızları halen sağdır ve Suriye'de yaşamaktadır.

Ezo'nun, ikinci kocasıyla geçimi yerindeydi. Ne var ki; "Gurbet" denilen bir ateş yüreğini yakıyordu da. Türk köylüsü "Çalının ardı gurbet" der. Ezo da, Kozbaş'tan Türkiye'yi, Uruş'u görüyordu. Hatta ara sıra doğduğu köye gidip geliyordu ama, bunlar özlemini azaltmıyor, pekiştiriyor, dayanılmaz hale getiriyordu. Yakınları onun "Vara öleyim, tek yurdumda kalaydım" dediğini anlatırlar.

Ezo bir de "Göreceksiniz, gurbetlik beni öldürecek" der ve öldüğünde, hiç olmazsa Türkiye'yi; Uruş köyünü görecek bir yere gömülmesini dilerdi.

Dediği de oldu. Suriye'ye gidişinin yirminci yılında, 1956 güzünde Ezo yatağa düştü. Hastalığının ince hastalık (verem) olduğunu, herkes gibi kendisi de biliyordu. Ezo, kızı Celile'yi yatağının başından ayırmak istemiyordu. Ecelle kavil gününün gelip çattığını anlıyor, tek avuntuyu güzel kızı Celile'de buluyordu.

Ve Ezo Gelin, güz yağmurlarının düştüğü bir cuma, yatsı vakti son soluğunu soludu.

Eşi ve yakınları, vasiyetini dikkate alarak, onu; arasıra tepesine çıkıp yaşlı gözlerle Türkiye'yi seyrettiği Bozhöyük'ün en yüksek noktasına gömdüler.

Mezarı oradadır şimdi... O kum ülkesinde.

Kaynak: Öyküleriyle Halk Türküleri (Notalı) - Hamdi Tanses

Ezo gelin, benim olsan seni vermem feleğe
Güzel yosmam başın için salma beni dileğe
Anası huridir de kendi benzer de meleğe
Nenneyle de ah bahtı karam nenneyle

Çık Suriye dağlarına bizim ele eleyle
Gel bahtı karam gel sıladan ayrı yazılım gel

Ezo gelin çık Suriye dağlarının başına
Güneş vursun da kemerinin kaşına kaşına
Bizi kınayanın bu ayrılık gelsin başına başına
Nenneyle de ah bahtı karam nenneyle

Çık Suriye dağlarına bizim ele eleyle
Gel bahtı karam gel sıladan ayrı yazılım gel



Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: strange üzerinde 12 Aralık 2007, 23:01:11
Karakaş Gözlerin Elmas

Güfte ve bestesi tamamen bana ait bulunan yukarıda başlığı taşıyan bu türküm bazı asılsız dedikodulara da vesile olmuştur. Ben bu durumu hiçbir zaman üzülmedim. Bilhassa sevindim.Çünkü, yurdum Niğde’deki müzik sever insanlar ruhunda çöreklenen bir şüpheyi, öğrenmekle yetinecekler kanısındayım.

Gerek sözle, gerekse gazete ve mektupla, bu türkünün hakiki sahibini öğrenmek isteyen ve yakın alaka gösteren vatandaşlarıma burada ayrı ayrı teşekkür ederim.

1948 yılında İstanbul da çalıştığım bir pavyonda, Emel adımla kara kaşlı, kara gözlü, hafif esmere kaçan tenli bir kıza tutulmuştum. Bu her bekar insanda olagelen, tabiat ananın sevki tabii dedikleri bir kanundu.

Aradan yıllar geçmesine rağmen Emel’i hiçbir zaman unutamıyorum. 1959 yılında Gaziantep öğretmen okulu müzik öğretmeni Nezihi Babacaner’in daveti üzerine Gaziantep’e. Öğretmen Okulunda yapılacak folklor topluluğuna iştirak etmek üzere gitmiştim. Bu sırada bir pavyonla anlaştım ve çalışmaya başladım. Aksam sahneye çıktığımda Emel’i de o pavyonda gördüm. Aradan onbir yıl gibi bir zaman geçmesine rağmen tesadüfler yine birbirimizi bir araya getirmişti.

Yattığım yatakhanenin karşısındaki odada Emel’in de yatak odası vardı. İlk aşkın verdiği hazzın tesirinden kendimi kurtaramamış olmalıyım ki o gece sabaha kadar uyuyamadım.
Şafak sökerken kapım vuruldu ve yaşlı bir hanım yanıma geldi. Evladım niçin uyumuyorsun dedi. Bende kalbimdeki duyguları yaşlı hanıma anlattım. Meğer yaşlı hanım Emel’in annesi imiş. Biraz sonra Emel de yanımıza geldi. Artık dedi, aramızdaki dağlar burada sona ermeli. Nede olsa kalp ferman dinlemez derler. Fakat Emel’in annesinin yaşlı ve gittikçe çirkinleşen hali bana bir acayip görünmüş olacak ki, o anda, mısralarını aşağıda okuyacağınız KARAKAŞ GÖZLERİN ELMAS türküsünün beste ve güfteleri bende bir şimşek hızıyla uyanıverdi. Onlar gittikten sonra kaleme ve kağıda sarılarak türküyü yazdı ve akşama pavyonda okumak üzere de kendi kendime sazımla talimini yaptım. Bu suretle bu türkü o anda ve o saniyede orada bestelendi ve güftelendi.

Niğde’ye konser vermek üzere gelen Aliye Akkılıç’a da aynı türkümün bestelerini verdim. Emin Aldemir ile birlikle Niğde’de 1960 yılında söylediler ve çaldılar.

İşte bu tarihten den sonra türküm yurdun dört bucağına yayık vermekle günümüzün meşhuru oldu.
 

Karakaş Gözlerin Elmas

Karakaş Gözlerin Elmas
Bu Güzellik Sen De Kalmaz
Pişman Olun Kimseler Almaz
Annene Bak Gör Halini

 Gel Güzelim Beni Yakma
 Seni Seven Kalbi Yıkma
 Allah Dahi Kalbi Yıkmaz
 Öldürücü Gözle Bakma

İnsanların Kalbi Belli
Canlıları Yaşatan Odur
Bir Saniye Gönlünü Kır Da
Gel De Benim Kalbime Gir

 Gel Güzelim Beni Yakma
 Seni Seven Kalbi Yıkma
 Allah Dahi Kalbi Yıkmaz
 Öldürücü Gözle Bakma

Ne Gecem Ne Gündüzüm Belli
Yaşım Oldu Kırkdokuz Elli
Bağrım Yanık Gözlerim Nemli
Yalan Dünya Yaktın Beni

 Gel Güzelim Beni Yakma
 Seni Seven Kalbi Yıkma
 Allah Dahi Kalbi Yıkmaz
 Öldürücü Gözle Bakma

Ercan Söyler Hakiki Sözü
Geçti Bahar Getirdik Yazı
Bir Gün Ölür O Zalımın Kızı
Annene Bak Gör Halini

 Gel Güzelim Beni Yakma
 Seni Seven Kalbi Yıkma
 Allah Dahi Kalbi Yıkmaz
 Öldürücü Gözle Bakma


Kaynak:
Ali Ercan
Karakaş Gözlerin Elmas ve Niğde Türküleri
Niğde, 1965



Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: strange üzerinde 12 Aralık 2007, 23:03:46
Yandım Hudey Türküsü (Türkmen Gelini)

Seferberlik yıllarında askere alınanlar, ya çok uzun yılar sonra döner, yada hiç dönmezlermiş. Hele bu gidilen yer Yemen ise, geri dönme ihtimali hemen hemen hiç olmazmış.Çünkü gidenlerin çok azı sağ olarak geri dönüyormuş. Erzincan’dan bir delikanlı, uzun yıllar sevdiği kızla nihayet evlenir.Gelinle bir hafta bile birlikte kalmadan,askere alınarak yemene
gönderilir. Bunun üzerine hem gelin, hem de kendisi çok üzülür, ama; Çare yoktur, vatan hizmetine gidilecektir.

Askere giden delikanlıdan uzun bir zaman haber alınamaz. Bunun üzerine kendisinin öldüğüne kanaat getirilir. Bir süre sonrada bu delikanlının babası,oğlunun hanımını, yani gelinini kendisiyle evlenmeye ikna eder ve geliniyle evlenir.
Aradan birkaç sene geçer. Delikanlı bin bir türlü meşakkat!ten sonra askerliğini bitirerek Erzincan'a döner, köyüne gider. Evine varır ki, hanımı ev damında hamur yoğuruyor. Hanımı kendisini görünce şaşkınlık geçirir ve ağlamaya başlar. Delikanlı hanımına, sevineceği yerde neden ağladığını sorar. Hanımı iki gözü iki çeşme,durumu olduğu gibi delikanlıya anlatır. Delikanlı bu durum karşısında, beyninden vurulmuşa döner. Delikanlının başına gelenlere köy halkı da çok üzülür. Bu acıklı durumu;Delikanlının ağzından, aşağıdaki türkü ile dile getirirler.

Ev damına girdim aney,yandım hudey diley diley
Elleri hamur.
Gözünden akıyor bir sulu yağmur oy
Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley
Sen bu gelini

Odasına girdim kahve büşürür oy
Kınalı parmaklar aney yandım hudey diley diley
Fincan düşürür
Seni gören aşık aklın şaşurur oy
Baba nerden aldın aney, yandım hudey diley diley
Sen bu gelini

Odasına girdim namaz’a durmuş oy
Kaşları gözleri aney, yandım hudey diley diley
Kendine uymuş
Seni gören aşık aklın şaşurmuş oy
Baba nerden aldın aney, yandım hudey diley diley
Sen bu gelini

Keten köynek giymiş yakası nazük oy
Koluna yapturdum aney, yandım hudey diley diley
Altun bilezük
Öpmeye kıyamam sevmeye yazuk oy
Baba nerden aldın aney, yandım hudey diley diley
Sen bu gelini

Bacasından çıkmış ayvanın dal’ı oy
Yüzüne de vurmuş aney,yandım hudey diley diley
Yazmanın alı
İşte görünüyor dünyanın halı oy
Baba nerden aldın aney, yandım hudey diley diley
Sen bu gelini
Elleri kınalı aney, Yandım hudey dily diley
Taze gelini



Ayşegül Göktepe (Radyo Program Yapımcısı)



Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: strange üzerinde 12 Aralık 2007, 23:17:26

Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını (Telli Senem İle Yazıcı Oğlu Osman Ağa)

Her biri bilinmez bir mezar şimdi.Mezar taşları ürpertir,ürkütür insanı.Ama beni,o hassas melteme bile dayanamayacak kadar hafif vucutları,yüreklerinin çektikleri,katlandıkları ve yaşadıkları dillere destan, ateş dolu, acı dolu hayatları daha çok ürpertmiştir hep.Mezar taşlarından daha fazla.“Sen ne güzel bulursun gezsen Anadolu’yu” demiş ozan.Demişya! Ne yürekten demiş,ne Doğru demiş.Anadolum benim.Günde bin güzellik görüp, birine vurulduğumuz.Gam ile dert ile yogrulduğumuz.Gök gözlü,güneş yüzlü,derin sözlü,yarım özlü.Ekmek’ini el ile paylaşan, çarşambasını sel alan, sevdiklerini el alan.Kor yürekli, demir bilekli,başı bulutlarda yiğitlerin, vefalı, sadık,vefakar,örük saçlı, uzun boylu yapalakların,tuğ sunaların, toraşamların, gül yüzlü güzellerin, ceylanların,efsanelerin, lav gibi fişkıran yüreklerin, düğünlerin, halayların, türkülerin, ağaların, beylerin, ozanların, ve dillere destan aşıkların diyarı anadolum. Anadolum benim.Kerem ile Aslı’sı var,Ferhat ile şirin’i var, Leyla ile Mecnun’u var,Elif ile Mahmut’u, Sürmeli bey’i, Şah İsmail’i, Sümmani’si var. Dil hangi birine döner,yürek hangi birine katlanır.Ve kalem hangi birini yazabilir. Yazıpta başedebilirki.

İşte Senem ile yazıcı oğluda bu yürek yangınlarını çekmiş binlerce kor yığınından sadece ikisi.

Tülü mayalar, kırk atlar koçlar, taylar kuzular, gökce gelinler ve koç yiğitlerden kurulu yörük kervanı Binboğa dağlarının üstünden aşıp, güneş’in kızıla boyanıp battığı Tanır yaylasına doğru ince bir çizgi gibi, bir uçtan bir uca süzülüp geçti. Günlerdir at üstündeki aşiret mensupları yorulmuşlar, bunalmışlardı.Ama yol bitmiş sınırın hemen yanıbaşındaki konak yeri Yapalak görünmüştür. Akşamüstü yaylaya ulaşınca kervanın en önünde giden tülü mayadan yaşlı bir yörük beyi sıçrayip indi.Arkasinda uzanan kervana dur etti ve bagırdı.  “Konak yerimiz buradır.At lar baglana, denkler çözüle tez elden çadırlar kurula ALLAH hayıra getire dedi”Yigitler atlarından, gelinler tülü mayalarından indiler.Birkaç genç kadın, yörük beyinin indiği devenin yedeğindeki al bir at’tan, genç bir kızı incitmekten korkar gibi tutup indirdiler yere.Altına kilim serildi.Üstüne gölgelik çekildi hemen. Bağdaş kurup oturdu genç yörük kızı yere.Omuzunun bir ucundan bir ucuna fişeklik çevriliydi.Belinde gümüş saplı bir hançer takılıydı.İran ipeğindendi tüm giysileri. Samur saçları başındaki yeşil berenin içinde toplanmış, kenarlarından taşmıştı.Uzun boylu, beyaz tenli, simsiyah gözlü, ceylan bakışlı, bakanın bir daha baktığı, gürenlerin yüreklerini yaktığı bir ahuydu bu. Ne Tanır, ne Binboğalar nede bu küçük Yapalak, böyle bir güzele çadır açmamış,böyle bir ceylana raslamamışlardı.Yayla böyle bir güzel görmemişti.

Tez elden çadırlar kuruldu.Atlar kuzular koyunlar çayır’a salındı.Beyin siyah çadırından geniş obası kuruldu.Tüfekler, sazlar asıldı çadır direklerine.Ay orta yere gelip dolandı.Mehtap bir uçtan bir uca ışığıyla doldu yapalak’a.Yörükler meydan yerinde yaktıkları, gökyüzüne uzanan bir ateş yığınının başında, geceye teslim ettiler ilk günlerini.

Ertesi sabah hemen duyuldu Tanır’a yörüklerin gelip yerleştikleri.Adettendi, yerli halk gelip hoşgeldiniz derdi.Birkaç ay
kalıp sonra gidecek olan bu göçebe yörükleriyle kardeş gibi geçinirlerdi.Hoşgeldine gitmek bölgenin ağasına düşerdi.Ağa yanına bölge büyüklerini toplar,kadın’ını yanına alır, gider yeni misafirleriyle tanış olurdu. Yine öyle oldu. Tanır’ın şanlı Bey’i Yazıcı oğlu köyünün büyüklerini çağırıp, başlarınada oğlu Osman’ı katıp hoşgeldine gönderdi yörük içine. Atlayıp atlarına, vardılar yörük yaylasına yerliler.Yörükler hürmetle yürekten karşıladılar gelenleri.Koşup ağaya haber verdiler.Kara çadırından önce ak saçlı yörük beyi,ardında o ahu gözlü, fidan boylu ceren çıktı.Bir hançer gibi dikildi karşılarına.Başı yularda iki eli böğründe Daha buyrun diyemeden, ziyaretcilerin başında atın üstünde bir kartal gibi duran yemyeşil gözlü, kartal bakışlı çınar gibi heybetli Osmana takıldı gözleri. Bir yıl gibi sürdü ikisi içinde bu bakışlar. Bakıştılar.

Buyrun dedi yörük bey’i.Yanında hala,yere saplı bir hançer gibi duran kıza döndü.Senem dedi: Atı tut kızım.Koştu Senem adetleri gereğince, gelen kafilenin bey’i ile hanım ağasının atının yularına sarıldı.Kadında Osmanda indiler atlarından. Tam kafile yörük illeri gelenekleri gibi halka tutup oturdular.Hoş geldiniz edildi.Kahveler, katıklar içildi, konuşulup tanışıldı. Ama iki genc’in aklı ve gözleri bir an bile ayrımadı birbirlerinden. İşte diyordu Senem! Kendimi kollarına teslim edebileceğim, erim, erkeğim diyebileceğim çınar gibi bir yiğit.İşte diyordu Yazıcı oğlu Osman’a.Yazıcı oğlu Osmanda; Baba evine götürebileceğim, övünç duyup yaslanacağım, bir ahu diyordu kendi kendine.

Akşama kadar kalındı yörük yaylasında.Geniş sofralar yazıldı yere, koyunlar kızartıldı, katıklar yayıldı,yenildi içildi.Ama Senem le Osman bir kere düşen bir kor yığını gibi, bakıp durdular birbirlerine.Akşam yörüklerden ayrılıp Tanır’a dogru yola çıktıkları zaman,Osman yüreğinden bir parçanın yapalakta kaldığını hissetti.Senem yüreğinden bir parçanın kopartılıp alındığını, içinden bir şeylerin eksildigini sandı. Günler akıp geçti.Ne Senem nede Osman unutamadılar birbirlerini.Bir bahane bulup yeniden gidemedi Osman yörük çadırına.Senem obadan dışarıya ayak atamadı.

Ama seven yürek neler etmezki, her şeyin çaresi bulundu.Bir yörük kadını yardım etti bey kızına Bey oğlu atlayıp atına Seneme koştu.Ay ışığında her buluşup konuşmalarında daha çok yandı yürekleri,Daha çok sevdiler, daha çok bağlandılar birbirlerine.

Sevda bu. Çaresi olmazsa sarartıp soldurur, öldürür adamı.Senem de Osman da aynı ateşte kavruldular.Senem seviyordu ama çaresizdi.Biliyorduki babası oba dan dışarı kız vermezdi.Töreler böyleydi.Osman düşündü, bir yörük kızını eve almazdı babası. Kaçalım dediler bir gün. Yok dedi Senem. Kaçalım dedi oğlan yok dedi Senem. Ben böyle bir ateşle yana yana ölürümde kaçmam.Kaçıp yere yıkmam başını babamın.Babamın başını yere yıkamam. Başka çare yok. Kaideleri yıkacak, iki sevdalıyı birbirine kavuşturacak, ağır kuvvetli Yörük beyine bir dünür kafilesi gerekti.

Bir yiğit sararıp solar erir giderde,bir bey kadını hatun ana’sı hissetmezmi.Gayrı sordular, Osman anlattı.Bir tek oğlanın derdine çare bulmak,onu bu dertten bu acıdan kurtarabilmek için kaideleri bir bir yıktı babası.Etraf çevrelerden ağalar toplandı.Dünür kafilesi ve hediyeler hazırlanıp varıdı yörük ağasına. Bir sevinç bir umut düştü içine senemin,bir sevinç doldurdu içini Osman ağanın.Ne kaldıki aha bugün olsa yarın kavuşuverirler.Birbirlerine yakışan nazarlık bir çift olular. ALLAH'ın emriyle dediler kızını istediler.ALLAH yazdıysa biz ne edek velakin obamızın kanunları vardır. İhtiyarlarımıza soralım, bir kaç gün izin verin düşünelim,iletiriz kararımızı.İsteriz ki kızımız oğlunuza kurban ola,böyle bir beyin gelini ola.Ama töreler dediler.

Umut içinde döndü dünür kafilesi.Bir yangın düştü içine yörük beyinin.Ama ölürde törelerini yıkmaz, aşiretin dışına kız vermezdi.Fakat bu çevrenin en güçlü adamı dünür geliyor.Vermezlerse basarlar obayı alır kaçırırlar kızı.Onlar basmadan biz kaçmalıyız dedi oba yaşlılarına. Hemen o gece çadırlar söküldü, sürü toplandı, kervan hazırlandı.Ve Senem içi kan ağlıyor.Bir ölüden farksız.Tüm oba yiğitlerinin arasında çekilip gittiler Yapalaktan.Bir gecede toplandılar gittiler.

Ertesi gün tüm Tanırlılar boş buldular yaylayı.Bin yerinden hançerlenmiş gibi inledi yıkıldı , bir ölüden ferksız oldu Osman. Her yana haberler salındı, sözcüler gönderildi.Aylar yıllar sürdü bu arayış.Ama ne yörük kervanının izine raslandı, nede Senemden bir haber alındı.

Yıllar geçti aradan yandı yıkıldı Osman, ama Senemden bir haber alamadı.Talih’i her gün biraz daha karardı.Bir düğünde bir gözünü kaybetti.Değen saçmalarla birlikte anası babası öldü.Günler yel gibi geldi geçti.Onun içindeki yangın geçmedi unutamadı Senem’i.On yıl, yirmi yıl, elli yıl, atmış yıl geçti, bir haber gelmedi Senemden.

Sonra bir yaz günü evinin önünde oturup çocuklarıyla oynarken; Köyün çerçicisi bir ermeni vardı.O geldi koşarak yanına. Ağam dedi! Ağam kurban olam haberler neki haberler.Desem yıkılırmısın yoksa sevinirmisin. Eski bir yaraya tuz mu atarım. Anlat dedi Yazıcıoğlu.Anlat hele ne istersin.Haberin hayırlıysa tarla veririm, değilse çek git.

Kozan’daydım dedi ermeni çerçi, mal satardım. Açmış oturmuştum metamı, buğday almış kumaş verirdim.İki büklüm bir ihtiyar geldi yanıma.Saçları ak, gözlerinin feri sönmüş bir ihtiyar kadın.Oğuk dedi nerelisin.Tanırlıyım ana dedim. Osman ağayı bilirmisin dedi.Bilirim elbet dedim.İnsan köyünün ağasını bilmezmi?

Kuşağından bir çıkını çıkarttı.Aha bu lapatan’ı elime tutuşturup, Osman ağaya söyle Senem ananın selamı var, yüreği yüreğinle birdir.Kimseye yar olmamıştır.Bir yayla kızı gibi sevmiş bir yayla kızı gibi sadık kalmıştır de,Ama gayrı her şey geçti.gelip aramaya, arayıp sormaya de. Ağam selam yerde kalmazmış getirdim sana, Gayrı sen bilirsin dedi ermeni
çerçi. Yüreğinde yetmiş yıl evvelin koru yeniden yandı.Osman Ağanın içinde kaynar bir şey aktı.Altınlar tarlalar verdi ermeni çerçiye.At hazırlattı, yanında iki adam düştü kozanın yoluna. Osman Ağa Senem le buluştumu bunu bilmiyoruz ama, Maraş'ta Tanır da. Toros'larda,Avşar illerinde ne zaman bir düğün kurulsa;Önce osman ağanın aldığı haberden sonra söylediği türküyü söyler kadınlar erkekler.Yankıları Torosların Binboğaların ötesine doğru yanık bir ses, yanık bir yürek. Nerede bir gece toplantısı olsa, yaşlılar genç'lere Senem ile yazıcıoğlu Osmanın sevdalarını anlatırlar hep.


Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını
Çeken Bilir Ayrılığın Derdini
Bülbül Kaça Aldın Gülün Nargını
Gül Alıp Satmanın Zamanı Değil

Yaprak Gazel Olmuş Duruyor Dalda
Vefasız Güzelden Bize Ne Fayda
Bu Ayda Olmazsa Gelecek Ayda
Ölürüm Vazgeçmem Sevdiğim Senden

Selvinin Dalları Boyundan Uzun
Yavrular Gözüme Bir Salkım Üzüm
Ölmeden Görseydi O Yari Gözüm
Koyun Kuzu Kurban Olur O Zaman



Ayşegül Göktepe (Radyo Program Yapımcısı)


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: strange üzerinde 17 Aralık 2007, 19:00:10
Gesi Bağları

Kayseride annesi ile yasayan genc kız Kayseri iline baglı gesi kasabasına gelin gider ozamanın sartlarında ulasım zor oldugu için genç kız kayseriye gidip gelemez ve annesine olan özlemi onu cok üzer kocası vurdum duymaz gamsız birisidir genc kızla hic ilgilenmez kaynana ise despot ve kötü birisidir geline yapmadık eziyet bırakmaz aradan zaman gecer ve bir cocukları olur cocuğu ile avunmaya çalışır ama nafile annesine olan özlemi birtürlü dinmemistir annesinden hic haber alamadıgı için cok üzülmektedir.aylar yıllar geçer ve kötü haber gelir annesinin öldügünü ögrenen gelin üzüntüsünden gesinin güzel bagları arasında hem aglar hem de gesibagları türküsünü söyleye söyleye dolaşır durur.türkünün bilinen 64 beyiti derlenmiştir.
Kaynak: Ahmet Gazi Ayhan


(Of) Gesi Bağları'nda Dolanıyorum
Yitirdiğim Yarimi Aman Aranıyorum
Bir Çift Selamına Güveniyorum

Gel Otur Yanıma Hallerimi Söyleyim
Halimden Bilmiyor Ben O Yari Neyleyim

(Of) Gesi Bağları'ndan Gelsin Geçilsin
Kurulsun Masalar Rakı Konyak İçilsin
Herkes Sevdiğini Alsın Seçilsin

Atma Anam Atma Şu Dağların Ardına
Kimseler Yanmasın Anam Yansın Derdime

(Of) Gesi Bağları'nda Üç Top Gülüm Var
Hey Allah'tan Korkmaz Sana Bana Ölüm Var
Ölüm Varsa Şu Dünyada Zulüm Var

Gel Otur Yanıma Hallerimi Söyleyim
Halimden Bilmiyor Ben O Yari Neyleyim


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: strange üzerinde 17 Aralık 2007, 19:44:09
Ala Geyik

Tövbe ya... Tövbe ki, tövbe! Yalnız geyik avına mı tövbe. Yoksa dağların doruklarına, kırların yeşiline, havaya, suya mı bu tövbe? Tüm güzelliklere mi tövbe. Eee ne dersin. Bir kez ecel elini atmaya görsün. Gençlik, nişanlılık, yakışıklılık para eder mi? Sebep? Sebep dizi dizi. Kimini bir çukura düşürür; kimini bir kayadan uçurur. Kimi bir yağlı kurşuna göğüs verir, kimi yele sele gider. Sonra da türkülerin diline takılır, yıllar sonrasına taşınır olay.

Öykümüz Toroslarda geçer. Toroslarda geçer ya, çukurun bitip, tepelerin başladığı; Güneyin bitip, Güneydoğunun başladığı kesiminde Torosların. "Gavurdağları" derler buradaki Toroslara. Düz ovayı geçip, Antep - Maraş yolunu tutanlar, bu dağlardan geçmek zorundadır. Zorundadır ya, geç geçebilirsen. Mübarek dağ değil, zulüm kalesi sanki. Alttan bakarsın sipsivri bir tepe. Sağına bakarsın dağ; soluna bakarsın dağ. Kıvrım kıvrım Gâvurdağı'nın tepesine tırmanmak zorundadır, bu dağı geçmek isteyenler. Bir yanından girilir dağın; döne döne tepesine gelinir. Yine döne döne inilir tepe aşağı doğru. İnilir ama sağı uçurum, solu uçurum. Sivri sivri kayalar var sağda solda. Başı döner insanın kayalara bakarken. Şöyle bir taş parçası alıp atsan aşağı, un ufak olur da, bir uçurumun dibinde dağılır kalır.

Sözün özü; şimdi yol yolak yapılıp, geçit olmuştur Gavur Dağları ama, vakti zamanında ala gözlü cerenler, çatal boynuzlu geyikler, kınalı keklikler, turaçlar cirit atarmış bu dağlarda. Kekliğin "Keklik Kayası" geyiğin "Geyik Dağı" varmış. Uçurumları, mağaraları da bir bir bilirmiş hayvancıklar.

Eee bir dağda keklik olur, ceren olur, geyik olur da, avcı el atmaz olur mu oraya? Adım başı bir uçurum olsa; ve de uçurumun sonu ölüm olsa, avcı avcılığını yapar. Düşer avının peşine. Düşer ya; eğer avcı gerdeğe girecek bir gençse; eğer nişanlısı onu gerdek odasında bekliyorsa, biraz dikkatli olmalı avcı değil mi? Ne gezer. Eğer öyle olsaydı, günümüze kadar gelen "Alageyik Efsanesi", dilden dile dolaşmaz, gönülden gönüle bir burukluk bırakıp gitmezdi.

Halil, dal gibi bir genç. Bir de atıcı ki ehh! İşi, gücü geyikler Halil'in. Sırtlandı mı tüfeğini omuzuna, ver elini Gavur Dağları. Bir gün, beş gün olsa neyse ne! Bir hafta, on gün dağda kaldığı oluyor Halil'in. Gelgelelim geride bir anası, bir de nişanlısı var Halil'in. Bir nişanlı ki, melek gibi. Halil'e de çok bağlı. Ödü kopuyor Halil dağa gidecek de gelmeyecek diye. Anası derseniz, hepten karşı Halil'in geyik avına gitmesine. Ne zaman ki Halil azığını hazırlayıp atın terkisine atar heybesini; anası yapışır yularına atın; "Ey oğul oğul. Gel vaz geç şu geyik avından. Yuva yıkanının yuvası olmaz. İflah olmazsın. Sonu iyi gelmez. Gel vaz geç. Bak baban da bu yüzden iflah olmadı. Ne yapacaksın bunca geyik postunu. Yüreğim razı değil. Atalar geyik avı tekin değil demiş. Bugün olmazsa; yarın bir iş gelir geyik avlayanın başına. Kurbanın olam oğul, terk et bu işi".

Halil'dir tutkun ava. Hiç durur mu? Atlar atma; atlar ya, anasını da kırmaya gönlü razı olmaz. "Ana, bu son olacak. Bir daha söz olsun geyik avına gitmek yok. " Bakar olacağı yok, ardından seslenir anası. "Oğul oğul. Madem ki inat ediyorsun. Bari yavru geyiklere, yavrulu geyiklere kurşun atma. Yuvalarını yıkıp, öksüz koma."

Bir yandan anası, bir yandan Zeynep. Ne kadar yalvarır yakarırlar ama boş. Caydıramazlar Halil'i geyik avından. Her seferinde "Bu son olacak. Tövbeler olsun artık geyik avına" der, sonra yine bildiğini okur Halil. Hele iyi bir av yapıp, yüklendi mi sırtına geyikleri, kınalı keklikleri; deyme keyfine. Köyün orta yerine bir ateş yakarlar. Bir ateş ki, dumanı gökleri tutar. Ne zaman ki alev biter, köz olur odun; atarlar geyikleri üstüne, bir şenlik, bir şölen. Bir hay hay, bir vay vay karışır gider birbirine. Tüm köylü birlik olup, çevirir ateşin etrafını. Güle eğlene yerler geyik etlerini. Yerler de bir yandan da Halil'in avcılığını övgülerler. "Bravo arkadaş. Şu koca Çukur'da yoktur senin gibisi" der kimi; kimi de "Zeynep sana helal olsun. İyi avcı olduğun ondan da belli" diyerek yarenlik eder Halil'le.

Ama her zaman rastgelmez Halil'in işi. Gün olur, dağ bayır dolaşır da, bir tek geyik vuramaz. Hele bir Alageyik var ki, aman aman!

Ne zaman ki, bu Alageyik çıksa karşısına, o gün hiçbir av yapamaz Halil. Alageyik dersen bir başka geyik. Kurnaz. Çevik. Canlıkanlı bir geyik bu Alageyik. Çıkar bir kayanın başına, "gel beni vur" der gibi döş verir Halil'e. Halil'dir yatar sipere. Tam nişanlar geyiği. Gez göz arpacık, demeğe kalmadan geyik kayıp! Bir de bakar ki, arkadaki kayaya geçmiş Alageyik. Döner Halil. Sürünerek yaklaşır. Yatar sipere. Ne mümkün! Kayalardan kayalara zıplar da sonunda kaybolur gider Alageyik. Halil fellik fellik kovalar Alageyiği. Sonunda yorgun düşer, uzanır bir ağaç gölgesine. Sözün kısası, Alageyiğe rastladığı gün tek kurşun atamaz Halil.

Böylesi günlerde, geyikler üstüne duyduklarını düşler bir bir. Bazı geyikler tekin değilmiş Cinler mi, periler mi geyik kılığına girer de dağdan dağa koşuştururmuş avcıları. Alageyiğe rastladığı gün Halil bu geyiğin de tekin olmadığını geçirir içinden. Bırakmayı düşünür avcılığı. Bırakmayı düşünür ya, av tutkusu kor mu tüfeğini duvara assın. Alageyiğin tekin olmadığına inanır aslında. İnanır ama, rastladığı zaman da kovup kovalamaktan geri durmaz. Önündeki kayadan kaybedip, arkadaki kayadan görünce Alageyiği, iyice inanır onun tekin olmadığına. Bir yandan da peşinden at kovar. Zeynep'in yalvarılarını en çok böylesi durumlarda ansır. Ve söylenir kendi kendine "Hele bir düğün olsun. Bırakırım avı. Zaten bu geyikler tuhaf yaratıklar. Anlamadım gitti."

Günlerden bir gün, Halil yine tüfeği omuzunda, atının sırtında tırmanmış kayalara. Bir de ne görsün, tam karşısındaki kayanın üstünde duruyor Alageyik. Yanında da bir yavru. Bir yavru ki, daha boynuzları çıkmamış. Tüyleri pırıl pırıl. Acemi. Ürkek.

Halil dar atmış kendini attan aşağı. Siperlemiş kayayı. Basmış tetiğe. Yavru debelenmeye başlamış. Tüfeğini Alageyiğe çevirmiş Halil bu kez. Çevirmiş ama, Alageyik zıplayıp kaybolmuş birden. Varmış, sırtlamış yavru geyiği, dönmüş köyüne. Dönmüş ya, anası açmış ağzını, yummuş gözünü. "Anayı yavrudan ayıran iflah olmaz. Bu son olsun, vazgeç oğul" diye yeniden yakarmış. Ne derse boş! Olan olmuş. Halil de pişmanlık duymuş aslında. Ama, ne gelir elden. Bu efsaneyi anlatanlar der ki, Halil epey bir zaman ava gitmedi. Ta ki, düğün gecesine dek. Davulların, zurnaların eşliğide gerdeğe girdiği geceye kadar, tüfeğine el sürmedi Halil. Sürmedi ama, gözü gönlü dağlarda. Kulakları geyik sesinde. İlk özlemi, Zeynep'ine kavuşmak, ikincisi de geyik avı. Bu iki özlem öylesine karışır ki bazen, koparıp atamaz birbirinden. Gün günü eskitir; özlem özlemi kamçılar. Ve gelir düğün gününe dayanır. Dayanır ki, bir yanda davullar zurnalar; öte yanda saz söz. Üç gün; üç gece sürer düğün. Erkekler bir yanda halay çekip lorke oynarken; kadınlar da kendi aralarında eğleniyorlar. Maniler söyleyip, oyunlar oynuyorlar. Dağdan taşınan odunlar, gece yığılır köy meydanına... Bir ateş yakılır; sinsin ateşi. Sonra da sinsin oynanır etrafında ateşin, güreşler tutulur.

Üçüncü günün akşamı, güvey tıraşı yapılır. Ağır ağır tıraş eder güveyi berber. Bir yandan da kabak kemane, debildek çalar çengiler. Güvey tıraş edilirken, töreler gereği herkes bir bahşiş karşılığı şişelerle kolonya serper seyircilere. Ama bu bahşiş dolgun bir bahşiştir. Güveyin yakınları, arkadaşları daha çok bahşiş atmak için yarışırlar birbirleriyle. Güveyin tıraşından sonra, sağdıçlar oturur berber koltuğuna. Onların tıraşı da törenle tamamlanır. Sonra güvey sağdıçların arasında düşer yola. Bir yandan da gençler "Atalım atalım" çeker. Karşıdan "Nereye" diye sorarlar "Herkesi sevdiğinin kucağına" diye yanıtlarlar. Hep birden silahlar çekilir, havaya kurşunlar sıkılır. Evin kapısına kadar böyle sürer bu. Sonra Halil'in sırtı yumruklanır, salınır içeriye. Gerdek odasının kapısında telli duvağıyla Zeynep ayakta beklemektedir Halil'i. Halil girer gerdek odasına; girer ya kulaklarında bir uğultu, gözlerinde bir karartı. Bir tek ses geliyor kulaklarına, geyik sesi! Hem de evin yanından geliyor ses. Halil durur. Kulak kabartır sesin geldiği yana. Basbayağı geyik sesi bu. Üç günlük yoldan duysa, tanır geyik sesini Halil. Bir durur. "Kör şeytan, kör gözüne lanet" der. Atar adımını içeri. Daha fazla gelmeye başlar geyik sesi. Dayanamaz, duvardaki tüfeğini kaptığı gibi fırlar dışarı. Zeynep'e de "şimdi gelirim" der. Ses yakından uzağa gitmeye başlar. Halil sesin peşinde. Ses Gavur Dağları'na doğru çekilir. Halil de peşinde. O gider ses uzaklaşır. Varır Gavurun Dağı'na ulaşırlar. Ulaşırlar ki, ne görsün Halil. Alageyik çıkmış bir kayanın üstüne, bakıyor Halil'e. Ayın şavkı vurmuş ki pırıl pırıl derisi. Bir de alaylı bakıyor ki Halil'e. Atar bir kayanın siperine kendini Halil. Nişanlar tüfeğini. Tam tetiğe basacak, fırlayıverir Alageyik. Kayıp! Sonra yeniden sesi gelir yakından. Varır Halil. Bakar çıkmış bir kayanın tepesine Alageyik. Kaya da kaya! Üç bir yanı uçurum. Gözü kararır Halil'in. Uçurumu görecek durumda değil. Yeniden yumulur yere. Basar tetiğe. Alageyik yığılır kalır kayanın üstüne. Halil'de bir heyecan, bir sevinç. "Hem Zeynep'e kavuştum, hem de ava", diye geçirir içinden. Bir koşu geyiğin yattığı kayaya yönelir. Tam yanına gelir Alageyiğin, atar elini ki tutsun geyiği, Alageyik fırlar ayağa. Fırlamasıyla da çifteyi sallaması bir olur Halil'e. Tüfek bir yandan, Halil bir yandan boylar uçurumun dibini.

Gerdek odasında da Zeynep bir bekler, iki bekler, bakar geleceği yok Halil'in. Koşar tüfeğin asılı olduğu duvara bakar. Tüfeğin yerinde yeller esiyor. Fırlar allı duvağıyla dışarı Zeynep. Fırlar da anlatır durumu sağdıçlara. Herkeste bir merak, bir telaş. Nerdeyse gün ağaracak, Halil yok ortalıkta. "Gerdek gecesi güvey kalır mı dışarda. Mutlaka başına bir iş geldi" derler. Köy gençleri gruplar halinde düşerler dağ yoluna. Şu tepe senin, bu tepe benim. Adım adım.

Derler ki, köy gençleri ve al duvaklı Zeynep, Halil'in düştüğü uçurumun kenarına ulaştıklarında, Halil'in sesi bir inilti gibi geliyordu uçurumun dibinden. "İp salalım çekelim yukarı" derler. Diyene kalmaz ses seda kesilir Halil'de. Zeynep'tir bir al duvağına bakar, bir uçurumun dibinde yatan Halil'e. "Sensiz dünya haram bana" der, bırakır kendini Halil'in yattığı uçurumun dibine.

O gün, bugündür bir ses gelir kayalıklardan. Uğuldar uğuldar bir türkü olur. Bu ses geyik avına tövbeler eden Halil'in yanık sesidir der duyanlar.

Bu efsaneyi, dilden dile; kulaktan kulağa ulaştıranlar birşey daha derler. Uçurumun dibindeki iki sevgilinin mezarlarının üstünde, her yılın ilkbaharında, aynı günlerde, tam seher vakti tanyeri ağarırken iki tek çiçek açar. Bu çiçeğin biri kırmızı, duvak renginde, öteki mavi açar. Tam çiçekler boylanıp, birbirine kavuşacakken, ötelerden bir geyik uçarak gelir, çiçekleri yer. Bu her yıl böyle sürer gider. Çiçekler kavuşamaz birbirine.


Aziz Şenses
Çukurova



Ala Geyik

Ben de gittim bir geyiğin avına
Geyik çekti beni kendi dağına
Tövbeler tövbesi geyik avına

(Bağlantı)
Siz gidin kardaşlar kaldım burada
Aman anam burada
Siz gidin avcılar kaldım burada
Aman anam burada

Ben giderken kaya başı kar idi
Yel vurdu da erim erim eridi
Ak bilekler taş üstünde çürüdü

Bağlantı

Urganım kayada asılı kaldı
Esbabım sandıkta basılı kaldı
Nişanlım sılada küsülü kaldı

Bağlantı

Kayanın dibine çadır kursunlar
Çifte davul çifte zurna vursunlar
Nişanlımı kardeşime versinler

Bağlantı







Aziz Şenses




Çukurova



Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: POLATYAZICI üzerinde 25 Aralık 2007, 02:04:45
Aman Tabip
bir dinleyin türkü ne söylüyör
http://www.youtube.com/watch?v=PJuR0WQZNP8


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: blue_wind üzerinde 22 Mayıs 2008, 16:15:39
Hekimoğlu
 
Hekimoğlu derler benim de aslıma
Aynalı martin yaptırdım narinim kendi nefsime
Konaklar yaptırdım döşetemedim.
Ünye de Fatsa bir oldu narinim baş edemedim

Konaklar yaptırdım mermer direkli
Hekimoğlu sorarsan narinim demir yürekli
Bahçe armut dibinde kaymak yedin mi
Hekimoğlu'nu görünce narinim budur dedin mi

Çiftlice Muhtarı puşttur pezevenk
Hekimoğlu geliyor narinim uçkur çözerek
Hekimoğlu derler bir ufak uşak
Bir omzundan bir omzuna narinim yüz arma fişek

Ordu dolaylarında yaşayan Hekimoğlu, yoksul bir ailenin çocuğudur. Üstelik yoksul bir anneden başka hiç kimsesi yok. Çevresinde dürüstlüğü, akıllılığı ve yiğitliğiyle tanınan bir gençtir.

Yörede egemenlik kurmuş bir Gürcü Beyi vardır. Bu Gürcü Beyi, Ayşa adında güzel ve narin bir kızla sözlüdür. Ne ki, bu kız Gürcü Beyini sevmemekte, Hekimoğlu'na bağlanmıştır. Bu, dostlukla, arkadaşlıkla karışık bir sevgidir. Üstelik Hekimoğlu'yla görüşmeye başlamıştır.

İşte Bey, iki gencin ilişkisinin bu noktaya vardığını duyar duymaz Hekimoğlu'na düşman olur ve ona savaş açar. Hekimoğlu'yla teke tek görüşüp, hesaplaşmayı önerir; bir de yer belirtir. Hekimoğlu, gözüpek, mert bir gençtir. Aynalı mavzerini kuşanıp, tek başına buluşma; yerine gider. Gitmeye gider ama, Bey sözünde durmamış adamlarıyla gelmiştir. Üstelik adamlarından biri, buluşma yerine varır varmaz, sabırsızlanıp Hekimoğlu'nu yaylım ateşine tutar. Ötekiler de çevresini sararlar. Hekimoğlu'yla Beyin adamları arasında yaman bir çatışma olur. Hekimoğlu, çatışma sonunda çemberi yararak kurtulur. Olaydan hemen sonra, Bolu da tek başına yaşayan anasının yanına gider. Anasına durumu anlatır ve artık şehir yerinde duramayacağını bildirir. Anasıyla helallaşıp, yanına Mehmet adlı iki amca oğlunu alarak dağa çıkar. Çıkış bu çıkış ve ölünceye kadar Hekimoğlu artık dağdadır.

Hekimoğlu'nun dağa çıkış nedenini ve biçimini bilen, duyan yöre köylüleri kendisine kucak açarlar. Onun mertliği, yiğitliği ve doğru sözlülüğü köylüleri daha da etkiler ve her açıdan kendisine yardım ederler. Özellikle yoksul köylülerle dostluk kurar, zenginlerden aldıklarıyla onlara yardım eder.

Hekimoğlu, artık Gürcü Beyinin korkulu düşü olmuştur. Bu yüzden Bey,
kendisini sürekli jandarmaya şikayet eder ve kesintisiz izletir. Hekimoğlu'nu ihbar etmeleri için çeşitli yörelerde adamlar tutar. Fakat halk koruduğu için, Hekimoğlu'nu bir türlü ele geçiremezler.

Hatta bir defasında, Beyin adamlarından birinin ihbarı üzerine Hekimoğlu'nun kaldığı evi jandarmalar basıyorlar. Bütün çevre kuşatılmıştır. Evin altında bir fırın vardır. Hekimoğlu fırıncının yardımıyla fırının ekmek pişirilen yerini arkadan delip kaçmayı başarır.

Hekimoğlu, kaçmaya kaçıyor ama, Beyin, iki amca oğlunu öldürttüğünü haber alıyor ve doğru Çiftlice köyüne iniyor. Gittiği ev muhtarın evidir. Bu Muhtar, Hekimoğlu'ndan yana görünüyor, oysa gerçekte Beyin adamıdır ve onunla

işbirliği içindedir. Nitekim adamlarından biri aracılığıyla ihbarda bulunur ve Hekimoğlu jandarmalarca sarılır. Hekimoğlu, Muhtarın <<puştluğu>> yüzünden kıstırılmıştır. Büyük bir çatışma çıkar taraflar arasında. Adeta namlular kurşun kusmaktadır. Özetle <<yaman cenk>> olur orada.

Olayın sonucuna ilişkin iki söylenti var halk arasında :
1-Hekimoğlu, çatışma sırasında. çemberi yarıyorsa da, aldığı yaralar yüzünden fazla uzaklaşamadan ölüyor.

2 -Atına atlıyor, elini karın bölgesinden aldığı yaralara basarak Ordu'ya
kadar geliyor ve burada ölüyor.

Hekimoğlu, tipik bir <<erdemli başkaldırıcı>> örneğidir. Haklı bir nedenle dağa çıkıyor. Mertliği, yiğitliği ve iyilikseverliğiyle halk arasında büyük ün yapıyor. Yoksulların dostu, onları ezen varsılların düşmanıdır.

Hekimoğlu denince, hemen akla gelen bir özelliği de <<aynalı martini>> dir. Hekimoğlu Türküsü'nde geçen ve kendisinin adıyla özdeşleşen <<aynalı martin>> in özelliği şudur. Hekimoğlu, özel olarak yaptırdığı mavzerinin üstüne bir ayna taktırıyor. Çatışmaya girdiğinde, bu aynayı: düşmanının gözüne tutarak, gözünün kamaşmasına, dolayısıyla hedefini şaşırmasına yol açıyor.
Bu yüzden Hekimoğlu'nun, adı, Hekimoğlu'nun adı <<aynalı martin>>le özdeşleşmiştir.





Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: blue_wind üzerinde 22 Mayıs 2008, 16:18:15
Kütahya'nın Pınarları

Bundan 100-120 yıl önce Kütahya'da bir ailenin genç yakışıklı, sözü dinlenir, temiz kalpli bir oğulları varmış. Orta halli bir ailenin de güzel, boylu poslu uzun saçlı bir kızları varmış. Kız biraz hoppa olduğu, ele, avuca sığmadığı için arkadaşları ona "deli düve" ismini vermişlerdi (düve: buzağı doğurma zamanı gelmiş yeni ineklere bazı yerlerde düve denirmiş). İşte genç yakışıklı delikanlı deli düveye aşık olmuş. O zamanlar deli düve adı dillere destandır. Genç, deli düveyi ailesinden ister, fakat kızı vermezler. Kızla genç gizli gizli buluşurlar. Bunu duyan kızın ailesi razı olur ve kızla genci evlendirirler. Fakat gençlerin saadetleri uzun sürmez, bu kızın güzelliğini duyan gören zamanın delikanlıları kendilerini reddeden kızın kocasını hem kıskanır hem de ona kin bağlarlar.

 Aradan hayli zaman geçer bu genç ve güzel gelin bazı delikanlılar tarafından tehdit edilmeye başlanmıştır. Delikanlılar "kocandan ayrılacaksın yoksa seni dağa kaldırırız, kocanın da gözlerini kör ederiz" diye kıza haber salmışlar. Genç kadın önceleri aldırmaz ve kocasından saklar, onu sevdiği için bir türlü kötülük etmelerine razı olamaz ve delikanlılara şöyle haber yollar " Ne olur, kocamı rahat bırakın. Ona dokunmayın ne isterseniz yapayım" der. Bunu haber alan gençler kadını kaçırmaya karar verirler. Aracı kadına "biz istediğimizi çeşme başında söyleyeceğiz. Oraya kadar gelsin" derler. Bunu duyan gelin meraktan çatlayacak bir duruma geldiğinden çeşme başına gider. Çeşme başına giden delikanlılar tuzak kurarak kadını kaçırırlar. Kadın bu sırada çığlık atar o sırada kadının kocası olan Asalıoğlu sesi duyarak koşarak gelir. Kadının kocası ile diğer gençler arasında kanlı bir kavga olur ve Asalıoğlu ölür. Gençler kızı dağa kaldırmıştı öte yandan oğullarını kanlar içinde yattığını gören gencin ana ve babası saçlarını başını yolarlar.




Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: blue_wind üzerinde 22 Mayıs 2008, 16:19:14
Kesik Çayır Biçilir Mi?

Meram bağları, Meram çayırları tanıktır, böylesi yiğit her anaya kısmet olmaz. İnadına mertti, inadına yiğit, inadına yağızdı.

Konya'nın valisi o yıl Meram'da otururdu hep. Meram o zamanlar da en saygıdeğer yeriydi şehrin, Mevlevi dedeleri Meram'daydı, çelebiler hepten Meram'daydı. Ve Vali paşanın yâveri, genç yâveri Meram'dan çok az inerdi Konya'ya. Bütün oralar bu genç adamı, o da bütün oraları tanırdı, iyi tanırdı.

Yâver, fesini sola doğru devirdi. Güz demiydi. Serindi ama o yanıyordu. Korkmuyordu. Oysa Kocamış bir gece yollara düşmüştü "Dutlu"dan Meram'a doğru, akşam namazından sonra. Korkmuyordu.

 "Sırtıma sepken yağıyor."
 "Yanuben yorgun gelirim."

demiş elin oğlu zamanında. Yâver işte bu hâl idi. Konya severdi bu delikanlıyı; O da Konya'yı. Ama Konya'dan daha çok sevdiği bir şey bir kişi, bir hatun kişi vardı. Meram'a ilk zamanlar sık gelirdi. Aslı Konaya'lı değildi.

Sevdiceği bir Mevlevî çelebisinin kızıydı. Düşünün, Allah etmesin dile düşerlerse ötesi yoktu bu işin. Allah etmesin dile düşerlerse, Musalla mezarlığında selviler hüzzam makamından bir şarkıyla başlayıverirlerdi. Allah etmesin, gençti. Konya'nın delikanlısı zaten pek hayır okumuyordu adının üstüne. Allah etmesin. Ama yine de kotkmuyordu işte.

Sevdiceği bir Mevlevî çelebisinin kızıydı. Gelirken- giderken bir şeyler olmuştu. Bir şeyler olmuştu çünkü. Loraslarından kalkan ebabil kuşları, kanatlarında "Günaydınlar" getirdilerdi bir gün. Ebabil kuşlarının gözleri kahverengiydi, sol ellerinin üstünde bir "Ben" vardı ebabil kuşlarının.

Bu gece onunla buluşacaktı. İlk buluşmaları değildi bu şüphesiz. Ama Meram'ın o ördekbaşı ve şili çayırları o "incecik" çayırları tanık olsun ki en mutlusuna gidiyordu buluşmalarının.

Yâver fesini sol yana devirdi ve bıyıklarını burdu. Eli-ayağı yanıyor gibiydi. Kerpiç duvarı aşmıya çalıştı. Ceketi tozlandı, aldırmadı, hemen şöyle silkiverdi eliyle, ince çayırlar ayağına dolaştılar aldırmadı.

Çelebi kızı, Zerdalinin altına vardı. Gözleri apaydınlıktı, kahverengiydi.
Yâver yanına gelince, oturuverirdi çayırların üstüne. Yâver o cesaretsiz elleriyle çelebi kızın elini tutacak oldu, edemedi. Oturdu.

Konya pul pul dirildi gözbebeklerine. Yalnız Konya değil dünyalar onundu. Anasını hatırladı, bir zaman sonra, memleketini hatırladı, sonra kalkıp gitmek istedi, niye istedi bilmem, gidemedi.Oturdu.

Derken efendim sekiz iklimden ipil ipil bir batı rüzgarının seranadı başladı. Kız konuşuyordu. Çelebi kızı. Derken efendim, Dere tarafından bir bülbülü vurdular, ne hacetti, kız konuşuyordu, yâver öldü öldü dirildi.

Konuştular. Kızın elleri yâverin ellerinde serindi. Uzun uzun konuştular. Aşktı bu dost. Sevgiydi. Ne Konya vardı önlerinde, ne zerdali ağaçları, Ne Meram, ne paşa, ne çayırlar ve ne de sekiz taraflarından sekiz kara binayla onları gözetleyen sekiz Konya uşağı.

Derken efendim, yâver "Haydi hoşçakalasız" diyecekti, diyemedi. Derken efendim sekiz karabina sekiz kurşun kuştu yâverin suratına. Derken efendim, yâver "gidem" dedi, gidemedi. Önce sallandı sağ ayağının üzerinde üç kez. Sonra sa yanına devrildi. Kıpırdayamadı bile. Sekiz Konya delikanlısı için sanki bir şey olmamıştı. Dere yöresine doğru "Konyalı" yı çağıraraktan yürüdüler.

Sabah yakındı. Çelebi kızı ölü sevgilinin üstüne eğildi. Öylece kaldı.
Gün ışığında ölü yâveri ve çelebi kızını "incecik" çayırların üstünde buldular.
Paşa, vali paşa, yâverin anasına yanık künyesini gönderdi yarıntesi günü.

"İnce çayır biçilir mi
Sular ayaz içilir mi
Bana yardan vaz geç derler
Yâr tat'lolur geçilir mi"

Sonra arkasından, mezar taşı olsun garibin diye bu türküyü yakıverdiler. "İnce çayır biçilir mi?" Biçtiler bile.

"Aman ben yandım, paşam ben yandım,
Ellerin köyünde vuruldum kaldım."




Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: Elfida üzerinde 03 Haziran 2008, 12:33:54
 

Yüksek yüksek tepeler

Bu öykü Malkara köylerinden alinmis olup belli bir kisinin dilinden yaziya
geçirilmis degildir. Çevrede herkes tarafindan bilinen bir öyküdür.
Söylentiye göre, çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kiz
vardir. Onaltiya yeni bastiginda Zeynep'i köylerindeki bir dügünde asiri
(yabanci) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür. Ali Zeynep'i çok
begenir ve köüne döndügünde kizin babasina hemen görücü gönderir. Zeynep'i
Ali'ye verirler. Kisa bir zaman sonra dügünleri olur. Ali, Zeynep'i alip asiri köyüne götürür.
Zeynep'in gelin gittigi köy ile kendi köyü arasi üç gün üç gece çeker. Bu
kadar uzak oldugundan dolayi Zeynep, anasini babasini ve kardeslerini tam
yedi yil göremez. Bu özlem Zeynep'in yüreginde her gün biraz daha
büyüyerek dayanilmaz bir hal alir. Köyün büyük bir tepesinde bulunan
evinin bahçesine çikarak kendi köyüne dogru dönüp için için kendi yaktigi
türküyü mirildanir ve gözleri uzaklarda sila özlemini gidermeye çalisirmis.
Oysa kocasi, Zeynep'in bu özlemine pek aldiris etmez. Kaldi ki eski
sevgisi de pek kalmadigindan kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye
baslar. Sonunda bu özlem ve kocasinin horlamasi Zeynep'i yataklara düsürür.
Gün geçtikçe hastaligi artan Zeynep'in düzelmesi için, köyden gelip
gidenler de anasinin babsinin çagrilmasini salik verirler. Baska çare
kalmadigini anlayan Zeynep'in kocasi da anasina babasina haber vermeye
gider. Alti gün alti gecelik bir yolculuktan sonra bir aksam üstü
Zeynep'in anasi babasi köye gelirler, Zeynep'i yatakta bulurlar. Perisan
bir halde Zeynep hala türküsünü mirildanmaktadir. Ayni türküyü anasina
babasina da söylemeye baslar. Çevresindeki bütün köy kadinlari duygulanip
göz yasi dökerler. Annesi fenaliklar geçirir ve bayilir.
Zeynep hasretini giderir, giderir ama artik çok geç kalinmistir. Bir daha
onmaz, sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için göz yasi döker. Iste o gün bu
gündür bu türkü ayriligin türküsü olarak söylenip durur.
Yüksek yüksek tepelere ev kurmasinlar
Asri asri memlekete kiz vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler
Uçan da kuslara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babami hem köyümü özledim
Babamin bir ati olsa binse de gelse
Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
Kardeslerim yollari bilse de gelse
Uçan da kuslara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babami hem köyümü özledim .
 


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: Elfida üzerinde 13 Temmuz 2008, 21:41:07
HEM OKUDUM HEMİ DE YAZDIM



Hem okudum hemi de yazdım
Yalan dünya senden bezdim
Dağlar koyağını gezdim
Yiten yavru bulunur mu

Yavru yitmeye görsün bir kez. Bulunmaz. Değil dağların koyağı, ırmakların kaynağı, yaylaların çimeni, ovaların çiçeği, hiç bir şey, hiç bir kişi geri getiremez onu. Ehh ana yüreği bu. Dayanması zor. Dağlara düşüp araması doğal; ne ki giden geri gelmez. Şundan ki, yiten candır. Alıp yerine koyamazsın. Nefesin sonu çıkmaya görsün boğazdan bir kez. Dönüşü olmaz. Ama, ağlamak, döğünmek, türkülere sığınmak da insanların kendi elinde.

Türkümüze öykü olan olay, 1930'larda Çorum'un Osmancık ilçesinin Hacıhamza kasabasında geçer. Kasabada köklü bir aile yaşar o yıllarda. Bu ailenin de Mehmet Bey adlı bir oğlu vardı. Mehmet Bey, geniş omuzlu, kaytan bıyıklı, iri kıyım bir delikanlıdır. Çevresindekilere yaptığı iyiliklerden ötürü de herkesin saygısını, sevgisini kazanmıştır. Yeni evlendiği eşiyle de çok iyi anlaşmaktadır. Hele eşi ona nur topu bir oğlan çocuğu doğurduktan sonra da daha mutlu olmuştur. Bir çocuk ki gözleri yumuk yumuk. Uzun, upuzun saçlar, tombiş bilekler. Anası bir yanını kendine benzetiyor; babası bir yanını. Bak Mehmet diyor karısı "çenesi, kafa yapısı, ağzı sana benziyor, gerisi bana" Mehmet Bey: "Ya parmakları" diyor. "Bak bak serçe parmaklarında eğrilik var. Tıpkı seninkiler gibi. Ama uzunluğu da bana benziyor parmakların". Çocuk daha bir mutlu ediyor aileyi. Evin havası birden değişiyor. Gelenler, gidenler çoğalıyor. Dosta ahbaba teller çekiliyor. "Bir oğlumuz oldu" diye. Uzaktan mektuplarla kutlayanlar. Sözün özü; evde bir şenlik, bir şölen. "Aaaa... İzmir'den Nurettin Amcalardan tel geldi. Kutluyorlar. Bu da Adana'dan Niyaz'lerden geliyor. Bu tel de Çorum'dan, ama tebrik teli değil. Bak hele Mehmet neymiş? "Şey Hükümet teli bu. Bir iş için çağırıyorlar. Gitmek gerek. Hükümet işi ihmale gelmez. Tez zamanda gitmeli' diyor Mehmet Bey. Vakit öğleyi geçkindir. Ama olsun Hükümetin çağrısı gecikmeye gelmez. Tez elden gitmeli. Varıp anlamalı işin aslını. Adamlarına seslenir. İki at eyerlemelerini söyler. Karısına da "İşim biter bitmez dönerim. Hem yavruma da ufak tefek bir şeyler alırım. Sana da giyecek gerekli. Elbiselerin bol geliyor üstüne. Gelen gidenimiz olur bu günlerde.

Ele güne karşı ayıp olur. Bir kaç elbiselik alırım. Anamı da unutmamak gerek. İlk torunu kadının. Nasıl da yoruldu gebeliğinde senin. Meraklanmana gerek yok. Çorum ne çeker ki. Akşam Osmancık'a varırız. Sabahın erinde ordan çıksak, karanlık çökmeden tutarız Çorum'u.

Mehmet Bey bir yandan bunları söylüyor; bir yandan da kucağına aldığı oğlunu seviyor. Kokluyor, öpüyor, bağrına basıyor. Bırakamıyor çocuğu kucağından. Ş aha kalkıyor, demeye kalmadan, silahlı iki kişi atlıyor yola.  Saç-sakal birbirine karışmış, iki dağ adamı bunlar. Yolun dar boğazı. Yana yöne kaçacak yer yok. Ancak geri dönülebilir. Mehmet Bey de ona davranıyor. Ama, daha atını dönderir döndermez iki kişi de orada peydahlanıyor. "Canınızı seviyorsanız davranmayın. Kurşunu yersiniz yoksa. Boşaltın ceplerinizi, atlarınızı da bırakıp, koyulun yola" diye ünlüyorlar. Mehmet Bey bakıyor kaçış zor. Teslim olup, parasını silahını, atları vermek de işine gelmiyor. Gurur meselesi yapıyor. Bir anda atıyor kendini yere, silahına sarılıyor. Adamı da atıyor attan. Seyip kalan atlar, kişneyip tepiniyorlar. Aynı anda da kurşunlar vızılamaya başlıyor. Mehmet Bey bir ağacı siperlemiş kendine, basıyor tetiğe. Adamı da sol yanından ateşliyor silahını. Vuruşma epey sürüyor. Mehmet Bey'in de adamının da kurşunları azalıyor. Daha dikkatli kullanmak zorunda kalıyorlar kurşunlarını. Çok geçmeden onlarda bitiyor. Eşkıya azgın. Bir iki kez yine teslim çağrısını yapıp, basıyorlar kurşunu ardından. Mehmet Bey'den bir "Ah" sesi yükseliyor. Yığılıp kalıyor bir kenara. Adamı derseniz ağır yaralı yıkılıyor yere. Neden sonra ayıkıp bir bakıyor ki sağ yanında yatıyor Mehmet Bey. Cansız. Üstü başı kan içinde. Kendisi de yaralı. Cepleri boşaltılmış. Silahları da yok yanlarında.

Haber Hacıhamza kasabasına ulaşınca, anasını, karısını, hısım-akrabasını bir ağıt tutuyor. Kimi beşikte yatan üç günlük yavruya üzülüyor; kimi Mehmet Bey'in yiğitliğini dillendiriyor. Kişiliğini övüyor. Sonra tüm bu duygular, bir türküye dil oluyor. Hacıhamza kasabası da Osmancık ilçesi de dar geliyor Türküye. Yankılanıyor, yankılanıyor. 




Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: menderes üzerinde 24 Mayıs 2009, 01:06:39
Ah Bir Ataş Ver

Çanakkale Boğazı, Nağra Burnu açıkları
4 Nisan 1953, Saat 02:15

Uzun ve yorucu bir seferden dönen Dumlupınar denizaltısı, Nağra Burnu açıklarında İsveç bandıralı Nabuland Şilebi ile Çarpıştı. Sessiz, soğuk ve bulanıktı gece. Başından aldığı şiddetli darbe ile Dumlupınar birkaç saniye içinde sulara gömüldü. Gemideki 81 kişilik mürettebattan sağ kalan 22 kişi, geminin arka bölümündeki torpido dairesine sığındı. Mahsur kalanların su yüzüne fırlattıkları telefon şamandırasıyla gemi ile irtibat sağlandı. Sağ kalan 22 kişiyi kurtarmak için herkes seferber oldu. Bu arada oksijeni idareli kullanmaları için, gereksiz yere konuşmamaları, şarkı türkü söylememeleri ve sigara içmemeleri konusunda uyarılar yapıldı. Ancak saatler süren kurtarma çalışmalarının sonunda, umutların tükendiği anda karanlıkta bekleyen 22 kişiye, herşey yine aynı sözcüklerle anlatıldı;
Artık konuşabilirsiniz, türkü söyleyebilirsiniz ve hatta sigara bile içebilirsiniz. Şamandıradaki Telefon hattının öbür ucundan, tüm Türkiye, denizaltıda tevekkülle ölüme yapılan hüzünlü ama başı dik türküsünü dinledi.

Ah Bir Ataş Ver

Ah bir ataş ver cigaramı yakayım
Sen salın (sallan) gel ben boyuna bakayım
Uzun olur gemilerin direği
Ah çatal olur efelerin yüreği

Ah vur ataşı gavur sinem ko yansın
Arkadaşlar uykulardan uyansın
Uzun olur gemilerin direği
Ah çatal olur efelerin yüreği


28.01.1973 tarihinde incelenen 63 Rept. No ile kayıtlı olan türkü, TRT'de "Bir Ataş Ver Cigaramı Yakayım" adıyla geçmektedir. Durmuş Yazıcıoğlu tarafından derlenmiştir.


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: menderes üzerinde 19 Ekim 2009, 22:24:27
Kiziroğlu Mustafa Bey  

Bu türküyü dinleyen herkesin kafasında bir soru belirir. Kim bu Kiziroğlu Mustafa Bey ? Köroğlu ile ne ilgisi var? Bu türküyle ilgili birçok söylenti var ama en ilginci sanırım bu. Kizir, Kars'ın Susuz kazasına bağlı bir köydür. Bu köy Kısır dağlarının geniş eteklerine kurulmuştur. Köyün dört bir yanından ise soğuk pınarlar akar. Köy düz toprak damlı evlerden oluşmaktadır ve köyün hakim bir yerin de de bir kale kalıntısı vardır. Köylüler Kiziroğlu'nun kalesi derler buraya. Kiziroğlu bu köyde yaşamış ve bura da efsaneleşmiştir derler.

Küçükken at binip kılıç kuşanır
Söylentiye göre şimdiki Kiziroğlu Köyü’nün yerinde bir birinden uzak yirmi yirmi beş kadar ev bulunmaktaymış. Bölge dağlık ve ormanlık olduğu için insanları da bu nedenle olacak ki çok serttir. O zamanlar burada yaşayan insanların başında bulunan kişiye "Kizir" derlermiş. Kizir Muhtar demektir. Gün gelmiş zamanın kizirinin ünü tüm Anadolu'ya yayılmış. Tüm kötüler ondan korkar olmuş. Gel zaman git zaman Kizirin bir oğlu olmuş. Daha küçükken iyi at biner, kılıç kuşanır olmuş. İşte Kiziroğlu Mustafa Bey bu çocuk. Bütün çocukluğu Kısır Dağı’nda at binip avlanmakla geçmiş Mustafa'nın. O da babası gibi büyüyünce namlı bir yiğit olmuş, haksızlık ve adaletsizliklerle savaşmaya başlamış. Zaten onun bulunduğu çevrede kimse haksızlık etmeye cesaret edemezmiş ya .

Köroğlu doğuya gelir
O sırada doğuya gelen Köroğlu Kısır Dağları’nda Ferro deresine yerleşir, amacı doğudaki haksızlıkları yok etmek. Bir gün Köroğlu bir at gezisinde Kizir Köyü’nü görür, "Burada ki adaletsizlikler de benden sorulur" der ve gider orada bir kale kurar. İşlerinden dolayı bir müddet köyünden ayrı kalan Kiziroğlu köye döndüğünde Köroğlu’nun kalesini görür. Sinirlenir. Köroğlu’nun yanına gider, sertçe çıkışır "Sen kim olasın ki benim yurdumda saltanat süresin" Her ikisi de bir birlerini kötü insan olarak bilirlermiş. Köylülerin söylemesi böyle.

Yiğitlerin kavgası
O zamanın adaletine göre iki yiğit dövüşür, galip gelen diğerini öldürüp savaşı kazanırmış. Köroğlu ve Kiziroğlu günlerce at üstünde kavga etmişlerse de yenişememişler. Kılıç kavgasında ve güreşte de yenişememişler. Mustafa Bey’in atı Ala Paça da Köroğlu'nun atı Kırat’la güreş-mekte. Mustafa Bey şöyle bir geri bakmış ki ne görsün atı Ala Paça Köroğlu’nun atını alt etmiş duruyor. "Ola benim atım Köroğlu'nun atını alt etmiş, ben Köroğlu'nu alt etmezsem halim nic' olur" deyip gayrete gelmiş Köroğlu'nu yere vurmuş. Tam kamasını çekmiş vuracağı sırada Köroğlu "Dur yiğit, bana biraz mühlet ver yiğitlerimi göreyim karımla helalaşayım" demiş. Mustafa Bey bırakmış. Köroğlu eve gidip olanları karısına sazıyla sözüyle anlatmaya başlamış.

Bir atı var Ala Paça peh peh peh
Mecal vermez Kırat kaça hey hey hey
Az kaldı ortamdan biçe
Ağam kim, Paşam kim, Nigar kim,
Hanım kim
Kiziroğlu Mustafa Bey
Bir beyin oğlu
Zor beyin oğlu

diye...Köroğlu geciktiği için evine kadar gelen Kiziroğlu kapı aralığından türküyü duyunca duygulanır ve utanır. Kapıyı çalıp içeri girer. Mustafa Bey’i karşısın da gören Köroğlu her şeyin bittiğini düşünürken Mustafa Bey sarılıp onu öper. "Sen benden daha yiğitsin Köroğlu" der. Köroğlu da "Ben artık buradan gideyim burada senin gibi mert ve yiğit biri varken kalmak olmaz" der ve köyü terk edip batıya gider.

Anadolu insanının takdiri
Köroğlu'nun Bolu Dağları’ndan çıkıp ta Kars'a gelmesi o zamanın koşullarında olanaksız gibi. Ama halk düşüncesi iki yiğidi Doğu Anadolu da önce çarpıştırıyor sonra barıştırıyor. Bu, Anadolu insanının kahramanlarına, haksızlıklara direnenlere verdiği değeri gösterir. Kiziroğlu öyküsü tepeden inmemiştir, böyle bir yiğit yaşamış ün almıştır. Halk da bu söylenceyle Kiziroğlu'nu saygı ve sevgiyle anmaktadır.


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: menderes üzerinde 20 Şubat 2010, 00:55:24
::DERBENT DERESİ::

(Buldan yöresi)

http://www.youtube.com/watch?v=7U37YB46ugw

1932 yılı Şubat ayının ilk Cumartesi günü Derbent Deresinde yaşanan ve yıllardır hem ilçemizde hem ülkemizde, dinlediğimiz de içimizi burkan bu  acı olayın ayrıntılı biçimde anlatıldığı Bir Öykü ,Bir Türkü Programı TRT’de yayınlandı.
 Hemşerimiz  Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İzmir  Bölge Müdürü iken emekli olan Rıfat Yüce tarafından öyküsü, Süleyman Uğur tarafından da türküsü derlenen bu ağıt Derbent Köyü’nde yaşayıp ve olaydan çok etkilenen iki kız kardeş tarafından yakılmış. Bu acıklı türküye konu olan Musa,  Gölemezli olup , develeriyle nakliye işiyle uğraşmakta ve geçimini sağlamaktadır. Şubat ayının ilk günlerinde aldığı yükleri devesine yükleyen Musa annesinin “Gitme oğul çok soğuk yolda donarsın ”ikazlarını dinlemez. Çünkü bir an önce yükleri teslim etmeli,Pazar günü Sarayköy’de yapılacak deve güreşlerini seyretmeli,kendi tülüsünü de güreştirmeliydi.Yola çıkarken Musa anacığına av köpeğine ve tülüsüne iyi bakmasını tembihler. Yola çıkan Musa , Buldan, Sarıgöl ve Alaşehir’deki yüklerini yerlerine ulaştırdıktan sonra Cumartesi günü aynı istikametten geri döner.Ancak hava bozmuş,kar her tarafı kaplamış, poyrazlar sert esmeye başlamıştır. Boğazçiftlik köyü yakınlarında HacıMehmet Kahvesinde oturur soluklanır Musa. Ne pahasına olursa olsun deve güreşlerine yetişecek,tülüsünü güreştirecektir. Kahvedekilerin gitme donarsın uyarılarını dinlemez yola koyulur ,ancak Derbent Deresine vardıklarında her tarafı kaplamış bir dumanın içine girerler.Develeriyle birlikte dumanın içinde kalan Musa  soğuktan uyuşmaya başlar yanında yardımcılıklarını yapan üç arkadaşlarıyla birlikte donmak üzereyken ,arkalarından gelen ve at sırtında ayakkabı satıcılığı yapan  Kula’lı Halil İbrahim’e kendilerini kurtarması için yalvarırlar.Musa’nın bu durumunu gören ayakkabıcı Halil İbrahim kendisinin tek başına kurtaramayacağını söyler  ve Derbent Köyünden yardım istemeye gider. Zor koşullarda Derbent Deresine  ulaşan köylüler  Musa’nın ve üç yiğidin ancak cesedine ulaşabilmiştir. Musa’nın gözünü kargalar oymuş,elleri yüzleri mosmor olmuştur.
 Bu acıklı olmasının yanı sıra, çalınırken ve söylenirken içimizi titreten ve  bir kahramanlığı hatırlatan bu türküyü Buldan Türküsü olarak kayıtlara geçmesini sağlayan değerli hemşerimiz Rıfat Yüce’ye,türküsünü derleyen Süleyman Uğur’a ve babasının yanında çift sürerken orijinal halini dinleyerek, düğünlerde ve dost sohbetlerinde kendine özgü yorumuyla söyleyen, söylerken etrafındakilere de bir duygu fırtınası yaşatan Süleyman Ersoy büyüğümüze Buldan Kültürümüze yaptıkları bu değerli katkılarından dolayı teşekkür eder,şükranlarımızı sunarız.   
                                 DERBENT DERESİ TÜRKÜSÜ
Derbent deresinde duman bürüdü                                     
Yedi devesiyle Musa’m yürüdü                                         
Musa’mın ciğeri mosmor oldu çürüdü                               
Derbent dereleri dar geldi bize                                           
Vadesiz ölümler zor geldi bize                                           
Ağlasın ağlasın anam ağlasın                                             
Tülü pesereğimi duda bağlasın                                           
 
Sılayı varmadan yollar açalım
Derbent deresinden bizde geçelim
Deve kirasından biz vazgeçelim
Derbent dereleri dar geldi bize
Vadesiz ölümler zor geldi bize
Ağlasın ağlasın anam ağlasın
Tülü pesereğimi duda bağlasın                                           
 
Derbent deresinde bir alay kartal
Kartalın kanadı sılayı tartar
Kula’nın yolcusu gel bizi kurtar
Derbent dereleri dar geldi bize
Vadesiz ölümler zor geldi bize
Ağlasın ağlasın anam ağlasın
Tülü pesereğimi duda bağlasın
 
Derbent deresini kar gine bastı
Elimi kolumu poyrazlar kesti
Bu feleğin bizlere böylemi kastı
Derbent dereleri dar geldi bize
Vadesiz ölümler zor geldi bize
Ağlasın ağlasın anam ağlasın
Tülü pesereğimi duda bağlasın
 
Derbent deresinde bir tufan oldu
Olan tufanlarda üç yiğit dondu
Musa’mın gözlerini kargalar oydu
Gara haberini  annecim duydu
Ağlasın ağlasın anam ağlasın
Tülü pesereğimi duda bağlasın
(Nakleden-Süleyman EROL)

kaynak:buldandayasam.net
 alıntıdır.

http://www.youtube.com/watch?v=7U37YB46ugw


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: taypen üzerinde 20 Şubat 2010, 12:51:05
::DERBENT DERESİ::

(Buldan yöresi)

http://www.youtube.com/watch?v=7U37YB46ugw

1932 yılı Şubat ayının ilk Cumartesi günü Derbent Deresinde yaşanan ve yıllardır hem ilçemizde hem ülkemizde, dinlediğimiz de içimizi burkan bu  acı olayın ayrıntılı biçimde anlatıldığı Bir Öykü ,Bir Türkü Programı TRT’de yayınlandı.
 Hemşerimiz  Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İzmir  Bölge Müdürü iken emekli olan Rıfat Yüce tarafından öyküsü, Süleyman Uğur tarafından da türküsü derlenen bu ağıt Derbent Köyü’nde yaşayıp ve olaydan çok etkilenen iki kız kardeş tarafından yakılmış. Bu acıklı türküye konu olan Musa,  Gölemezli olup , develeriyle nakliye işiyle uğraşmakta ve geçimini sağlamaktadır. Şubat ayının ilk günlerinde aldığı yükleri devesine yükleyen Musa annesinin “Gitme oğul çok soğuk yolda donarsın ”ikazlarını dinlemez. Çünkü bir an önce yükleri teslim etmeli,Pazar günü Sarayköy’de yapılacak deve güreşlerini seyretmeli,kendi tülüsünü de güreştirmeliydi.Yola çıkarken Musa anacığına av köpeğine ve tülüsüne iyi bakmasını tembihler. Yola çıkan Musa , Buldan, Sarıgöl ve Alaşehir’deki yüklerini yerlerine ulaştırdıktan sonra Cumartesi günü aynı istikametten geri döner.Ancak hava bozmuş,kar her tarafı kaplamış, poyrazlar sert esmeye başlamıştır. Boğazçiftlik köyü yakınlarında HacıMehmet Kahvesinde oturur soluklanır Musa. Ne pahasına olursa olsun deve güreşlerine yetişecek,tülüsünü güreştirecektir. Kahvedekilerin gitme donarsın uyarılarını dinlemez yola koyulur ,ancak Derbent Deresine vardıklarında her tarafı kaplamış bir dumanın içine girerler.Develeriyle birlikte dumanın içinde kalan Musa  soğuktan uyuşmaya başlar yanında yardımcılıklarını yapan üç arkadaşlarıyla birlikte donmak üzereyken ,arkalarından gelen ve at sırtında ayakkabı satıcılığı yapan  Kula’lı Halil İbrahim’e kendilerini kurtarması için yalvarırlar.Musa’nın bu durumunu gören ayakkabıcı Halil İbrahim kendisinin tek başına kurtaramayacağını söyler  ve Derbent Köyünden yardım istemeye gider. Zor koşullarda Derbent Deresine  ulaşan köylüler  Musa’nın ve üç yiğidin ancak cesedine ulaşabilmiştir. Musa’nın gözünü kargalar oymuş,elleri yüzleri mosmor olmuştur.
 Bu acıklı olmasının yanı sıra, çalınırken ve söylenirken içimizi titreten ve  bir kahramanlığı hatırlatan bu türküyü Buldan Türküsü olarak kayıtlara geçmesini sağlayan değerli hemşerimiz Rıfat Yüce’ye,türküsünü derleyen Süleyman Uğur’a ve babasının yanında çift sürerken orijinal halini dinleyerek, düğünlerde ve dost sohbetlerinde kendine özgü yorumuyla söyleyen, söylerken etrafındakilere de bir duygu fırtınası yaşatan Süleyman Ersoy büyüğümüze Buldan Kültürümüze yaptıkları bu değerli katkılarından dolayı teşekkür eder,şükranlarımızı sunarız.   
                                 DERBENT DERESİ TÜRKÜSÜ
Derbent deresinde duman bürüdü                                     
Yedi devesiyle Musa’m yürüdü                                         
Musa’mın ciğeri mosmor oldu çürüdü                               
Derbent dereleri dar geldi bize                                           
Vadesiz ölümler zor geldi bize                                           
Ağlasın ağlasın anam ağlasın                                             
Tülü pesereğimi duda bağlasın                                           
 
Sılayı varmadan yollar açalım
Derbent deresinden bizde geçelim
Deve kirasından biz vazgeçelim
Derbent dereleri dar geldi bize
Vadesiz ölümler zor geldi bize
Ağlasın ağlasın anam ağlasın
Tülü pesereğimi duda bağlasın                                           
 
Derbent deresinde bir alay kartal
Kartalın kanadı sılayı tartar
Kula’nın yolcusu gel bizi kurtar
Derbent dereleri dar geldi bize
Vadesiz ölümler zor geldi bize
Ağlasın ağlasın anam ağlasın
Tülü pesereğimi duda bağlasın
 
Derbent deresini kar gine bastı
Elimi kolumu poyrazlar kesti
Bu feleğin bizlere böylemi kastı
Derbent dereleri dar geldi bize
Vadesiz ölümler zor geldi bize
Ağlasın ağlasın anam ağlasın
Tülü pesereğimi duda bağlasın
 
Derbent deresinde bir tufan oldu
Olan tufanlarda üç yiğit dondu
Musa’mın gözlerini kargalar oydu
Gara haberini  annecim duydu
Ağlasın ağlasın anam ağlasın
Tülü pesereğimi duda bağlasın
(Nakleden-Süleyman EROL)

kaynak:buldandayasam.net
 alıntıdır.

http://www.youtube.com/watch?v=7U37YB46ugw



Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: menderes üzerinde 16 Nisan 2010, 01:48:22
Hacel Obası  

Türkümüzü uzun yıllar zevkle çaldık söyledik. Halkımız tarafından çok ta sevildi. Çünkü türküyü söyleyen genci herkes yakınen tanır Hacal obası denildiği zaman “Köselerin Mustafa’nın türküsü diye herkes tarafından bilinir. Öyküsünü de merak edenlere yazmak istiyorum. Haydar, Hacı Himmet ve Hacı Ali adlarında üç kardeş gedik ovasına (Şarkışla’ya) geldiklerinde kendi adlarıyla obalarını kurmuşlar. Seneler geçtikçe Hacı Ali Obasında serpme benli,güzel ,alımlı kendince havalı.... hasılı kelam gençler tarafından erişilmez Ayşe kız yetişir. Ayşe konak sahibi varlıklı bir ailenin kızı. Dedik ya görkem diye. Gençlerin hepsi peşinde. Mustafa emmi de bu gençlerden biri. Ayşe’ye çok meraklı. Bu merakını yıllara yayarak karşılık görmeye muvaffak olur. Gizli gizli buluşmalar başlar. Ozamanlar meşhur yaylamızda güzel günler geçirirler. Bu aşk yıllarca devam eder. Ta ki Teğmen Nazım Şarkışla’ya gelene kadar. Nazım okumuşteğmen olmuş. Baba anasını ziyarete gelmiş. Herkes Nazım’ı konuşur,Nazım’dan bahsederlermiş. Çünkü Şarkışla’nın okumuş, büyük adam olmuş tek çocuğu. Eeee okumuş adama da güzel, görkem kız yakışır değil mi? Benli Ayşe’yi Nazım’a ister ve alırlar. Konu komşu Mustafa emmiyle olan sevdasını bildikleri için Ayşe’yi tazirlerler ama “Mustafa ‘ya varıp ta İneğin dananın içinde rezil olacağına memur karısı olur vezir olurum”der hiç tereddüt etmeden kabul eder. Yeni elbiseler, altınlar, gümüşler Ayşe’nin başını döndürmüştür. Mustafa emmiyi gördükçe yaptığına utanır, ondan kaçar, konuşma fırsatı dahi vermez ama zamanla nispet yapar gibi davranması da Mustafa emmiyi çileden çıkarır ve şunları söyler

Hacel obasını engin mi sandın?
Ayağında potini var zengin mi sandın?
Her olur olmazı dengin mi sandın?
Ay da doldu göremedim yar seni.

Merdivenden tıkır mıkır inişin,
Çağıştıyor altın ile gümüşün,
İpti söz verişin sonra dönüşün,
Ay da geçti göremedim yar seni.

Suya gider bir incecik yolu var,
Sıktırmış kemeri ince beli var,
Söylerim söylemez tatlı dili vaR,
Ay da geçti göremedim yar seni,

Tren gelir acı acı sesleninir,
Yağmur yağar çift entere ıslanır,
Zalım anan duyar sana herslenir,
Ay da geçti göremedim yar seni,

Kaynak: Ihsan Öztürk
Yöre: Sarkisla


http://video75.com/WJv-zVKRvWL/hidir-dundar-hacer-ovasi/


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Gönderen: menderes üzerinde 10 Mayıs 2010, 22:38:16
Anakara'da Yedik Taze Meyvayı

Anakara'nın Keskin ilçesinin Cin Ali köyünde ,1924 yılında Sefer adında bir erkek çocuk doğar. İlkokulu köyünde okuyan Sefer 15 yaşından sonra ailesinin tüm rençberlik işlerine yardım eder yürütür. Güçlüdür kuvvetlidir Sefer. Köyde herkes tarafından sevilir. 20 yaşına gelince de Seyfli köyünden Hatice yi istetir. Söz kesilir düğün olur evlenirler.

Aradan üç ay geçince Sefer ince hastalık denilen vereme tutulur. Doktorlar bir çare bulamazlar. Taa Ankara lara götürülür ve 20 Haziran 1944 te garip Sefer ölür. Aşağıdaki türkü Sefer için yakılmıştır.



Ankara'da Yedik Taze Meyvayı
Boşa Çiğnemişim Yalan Dünyayı
Keskin'den De Sildirmeyin Künyeyi
Söyleyin Anama Anam Ağlasın
Anamdan Başkası Yalan Ağlasın

Ankara'yla Şu Keskin'in Arası
Arasına Kara Duman Durası
Çok Doktorlar Gezdim Yokmuş Çaresi
Söyleyin Anneme Annem Ağlasın
Babamın Oğlu Var Beni Neylesin

Trene Bindim De Tren Salladı
Zalim Doktor Ciğerimi Elledi
İy- olursun Dedi Geri Yolladı
Söyleyin Anama Anam Ağlasın
Anamdan Başkası Yalan Ağlasın

Benzim İçtim Ciğerlerim Tutuşur
Ağlama Hatice, Sefer Yetişir
Söyleyin Anneme Çalsın Nennimi
Kim Alırsa Alsın Nazlı Gelini

Binmiş Taksiye De Sefer Geliyor
Annesinin Ciğerini Deliyor
Gelin Hatice'yi Eller Alıyor
Söyleyin Anama Anam Ağlasın
Gelin Hatice'yi Kimler Eylesin

Mezarımı Derin Kazın Dar Olsun
Edirafı Lale Sümbül Bağ Olsun
Ben Ölüyom Ahbaplarım Sağ Olsun
Söylen Kardaşıma Çalsın Sazımı
Kadir Mevlam Böyle Yazmış Yazımı


Kaynak:
Ahmet Günday
Bağlama Metodu
Notaları ile Halk Türküleri
ve Türkü Hikayeleri   
Nisan 1977

http://videoizle.video75.com/vS32oi2mxj0/gulay-ankarada-yedim-taze-meyv/