Borsa Mania Forum


*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. 25 Mayıs 2012, 18:21:24


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: 1 [2] 3 +   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Türk Bayrağı Sevgisi  (Okunma Sayısı 10610 defa)
0 Üye ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
menderes
MODERATÖR
*****

Rep Gücü: 10
Karizma: 5402



Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5747



« Yanıtla #9 : 05 Mayıs 2008, 22:39:17 »

sonuna kadar dikkatle seyretmenizi dilerim.

http://video.google.com/videoplay?docid=-680042511743914144
Logged

**YAZILARIM KİŞİSEL FİKRİMDİR.KİMSECİKLERİ İLGİLENDİRMEZ.AL-SAT-TUT NE HADDİME**
Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri "Yatırım Danışmanlığı" kapsamında değildir.
Yatırım danışmanlığı hizmeti, Aracı Kurumlar, Portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile
müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum
ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile
risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım
kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.Burada yeralan bilgiler yönlendirme amaçlı değildir.
menderes
MODERATÖR
*****

Rep Gücü: 10
Karizma: 5402



Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5747



« Yanıtla #10 : 11 Mayıs 2008, 00:24:01 »

TÜRK BAYRAĞI nasıl oluştu?

Türklerin ilk kullandıkları bayrağın rengi ve sekli hakkında kesin bir malumat yoktur. Ancak Orta Asya tarihi hakkındaki bilgilere dayanarak İslamiyet’ten önceki Türklerde Tuğ adı verilen bayrak veya sembollerin kullanıldığı bir gerçektir. Siyahtan kırmızıya kadar; mavi, sarı, yeşil, beyaz gibi çeşitli renklerde semboller kullanmış olan eski Türkler, bir mızrağın ucuna bağladıkları, umumiyetle ipekten yapılmış bu alametlere batrak, badruk, bayrak gibi isimler verdiler. Dokuzuncu asırdan itibaren kitleler halinde Müslümanlığı kabul eden Türkler de çeşitli bayraklar kullandılar. Bu bayraktaki en büyük özellik, İslami motif ve unsurların ön plana geçmesiyle birlikte, milli motif ve sembollere de yer verilmesi idi. İlk Müslüman Türk devletlerinden olan Gazneliler’in bayraklarında, yeşil zemin üzerinde beyaz hilal ve kuş resimleri vardı. Karahanlılar’ın bayraklarında al renk üzerinde dokuz tuğ resmi bulunuyordu. Diğer Müslüman Türk devletleri de çeşitli renk ve şekilde bayraklar kullandılar. Büyük Selçuklu Devleti'nin ilk yıllarında mavi zemin üstüne beyaz çift kartal sembolü ve siyah çizgili gerilmiş yay ve ok resimleri varken, daha sonra siyah renkli bayrak kullandılar. Bu bayrak Anadolu Selçukluları tarafından da benimsenmişti. Selçuklularda hanedan rengi olarak kabul edilen al renkli bayraklar da vardı. Haçlı seferlerine göğüs geren Selahaddîn-I Eyyübi'nin bayrağı sarı renkli olup, üzerinde hilal bulunuyordu. Bu şekil hem bu devletin bayrağı, hem de Avrupalılar tarafından İslamiyet’in sembolü olarak kabul edilmiştir.
Osmanlılar zamanında da çeşitli renk ve şekillerde bayraklar kullanıldı. Osmanlılarda bayrak; padişahı, dolayısıyla devleti temsil ederdi. Zira padişah, devleti temsil etmekteydi. Padişah bayrak ve sancaklarını, Emir-i Âlem denilen pasa ile bunun maiyetindeki saltanat sancaklarıyla mehterhane takımını ihtiva eden bölükler taşırdı. Ayrıca her ocağın, her birliğin hatta her ortanın (taburun) ayrı sancağı vardı. Sancaklar da çeşitli renklerde kullanılmıştır. Yeşil ve kırmızı renklerin hakim olduğu bayrak ve sancaklarda, Osmanoğullarının hanedan rengi kırmızı daha doğrusu al idi. Al renk, doğrudan doğruya Osmanoğullarını işaret ederdi. Sultanlar yani padişah kızları bile beyaz renkte değil al renkte gelinlik giyerlerdi. Padişahın yorganı, çarşafı, yastığı al renkteydi. Al renk esasında Selçuklularda da hanedan rengi olarak kabul ediliyordu. Osmanoğulları, Selçukoğullarının meşru varisleri olarak bu rengi devralmışlardır. Bu husus al renge tamamen bir milli karakter vermiştir ki, bugün de devam etmektedir. Selçuklularda bu rengi selefleri olan Karahanlılardan almışlardı. Kırmızıyı süsleyen ayin menşei ise destanlar dönemine kadar dayanır. Yıldız ise daha sonraki devirlerde konulmuştur.
Osmanlıların ilk bayrağı, Anadolu Selçuklu hükümdarı Gıyaseddin Mes'üd tarafından Osman Bey'e gönderilen hediyeler arasındaki beyaz renkli bayrak idi. On dördüncü asırdan itibaren çeşitli renk ve şekilde bayraklar kullanıldı. Kamüs-ül-a'lam'da bildirildiğine göre, Osmanlı sancağının rengini ve (bugünkü ayyildızlı Türk bayrağının) seklini tayin eden, sultan birinci Murad ve Yıldırım Bayezîd devirlerinde yaşayan Tîmürtas Paşa’dır. Bu asırda Osmanlı donanmasında ve azap kıtalarında kırmızı; yeniçeri kıt'alarında beyaz bayraklar kullanıldığı, Fatih Sultan Mehmet'in muasırı olan tarihçi Türsün Bey'in ifadelerinden anlaşılmaktadır. On beşinci asırda Osmanlıların kırmızı bayraklar kullandıkları, Asıkpasazade'nin Alaşehir’de dokunan bir nevi al kumaştan bayrak ve hil'at yapıldığı hakkındaki kaydında yer almaktadır. Muhtelif kaynakların incelenmesinden anlaşıldığına göre, Osmanlılar kuruluştan İtibaren diğer İslam ve Türk devletlerinde olduğu gibi, çeşitli bayraklar kullandılar. On beşinci asırda padişaha ait sancaklardan başka çeşitli askeri birliklere ve büyük devlet adamlarına, beylerbeyi, sancakbeyi, donanma kumandanı ve reisleriyle azap ocaklarına ve ticaret gemilerine mahsus türlü renklerde bayrak ve sancaklar vardı. Bu bayrakların ve sancakların üzerinde muhtelif sekil ve yazılar bulunurdu. Yeniçeri ocağının muhtelif ortalarının (tabur) kendileri ne mahsus nişanları vardı. Kışlaların kapılarına asılan ortaların bayraklarına bu alametler nakşedilirdi. Bu asırda yeniçerilere ak, sipahilere kırmızı, silahdar bölüğüne san, orta ve aşağı bölüklere alaca renkli olarak verilen bayraklar bu birliklere verilen sancak mahiyetinde idi. Çünkü Osman Gazi'den İtibaren Kanuni Devri de dahil olmak üzere padişahlara mahsus olan bayrak beyaz renkli idi. Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran ve Mısır seferlerinde, otağının önüne hakimiyet alameti olan beyaz ve kırmızı renkli bayraklar dikilmişti. Ayrıca Yavuz Sultan Selim zamanında, bugün Topkapı Sarayı mukaddes emanetler dairesinde bulunan, Peygamber Efendimize ait olan Sancak-ı Şerif Osmanlılara geçti. Asırlardır muhafaza edilen Sancak-i Şerif kılıf içinde bulundurulur, asla açılmazdı. Sefer-i hümayunlarda padişahlar beraberlerinde götürürlerdi. Halifelik alametlerinden biri olan Sancak-ı Şerif, devleti son derece tehdit eden hallerde ve isyanlarda padişahîn emriyle çıkarılır, millet, asilere karşı Sancak-ı Şerif’in altında toplanmaya çağrılırdı. Bu suretle millet birlik içinde hareket ederek isyanı bastırırdı.

Yavuz Sultan Selim zamanında Çaldıran seferinde ilk defa olarak kullanılan yeşil renkli bayrak, bu devirden sonra da hemen her zaman sık sık kullanılmıştır. Osmanlılar; hilafete de sahip olduklarını göstermek için kullandıkları yeşil renkli sancak, Barbaros Hayreddîn Pasa ve Utul Ali Reis'in donanmalarında da kullanıldı Sultan I. Mahmut devrinde donanma bayrağı olarak kabul edildi.

Kanuni Sultan Süleyman devrinde de beyaz, alaca, kırmızı ve san bayraklara siyah ve yeşil renkliler ilave edildi. Doğrudan doğruya padişahın hassa kuvvetini teşkil eden kapıkulu ocaklarının taşıdıkları bayraklar, umumiyetle saltanat sancakları sayılırdı. Macaristan seferine çıkan ve orduya kumandan tayin edilen Sadrazam İbrahim Paşa’ya; beyaz, yeşil ve sarı renkte üç sancakla iki kırmızı, iki de alaca bayrak verilmesi bu hususu ispat etmektedir. Topraklı süvarinin yukarısı yeşil, aşağısı kırmızı renkte olmak üzere iki renkli bayrağı vardı.

Osmanlı ordusunda olduğu gibi, donanmasında da türlü renk ve şekillerde bayraklar kullanıldı. On besinci asırda genellikle kırmızı renkli bayraklar kullanıldığı halde on altıncı asırda kumandana mahsus bayrağın yeşil, derya beylerinin ise beyaz, kırmızı, sarı, sarı kırmızı, ufki çizgili alaca bayraklar kullandıkları görülmektedir. Bu asırda ticaret gemilerinin beyaz bayraklar taşıdıkları da bazı kaynaklardan anlaşılmaktadır. Daha sonraki asırlarda da kaptan paşalara mahsus olan bayrak yeşil idi. Gemi sancaklarında en ziyade kırmızı renk kullanılmakla beraber, yeşil bayraklar da kullanılmıştır. Bunların kimlere ait olduğu üzerlerindeki şekillerden anlaşılırdı. Sultan I. Mahmut devrinden sonra donanmada daha çok yeşil sancaklar kullanılmaya başlandı.

Kalyonların kıç sancakları yeşil olduğu gibi, amirallere mahsus forslar da yeşil zemin üzerinde Zülfikar ve hilal şekillerini ihtiva ederdi. Sultan III. Selim zamanında ordu ve donanmada yapılan yeni düzenlemeler esnasında bayraklar üzerindeki hilal şekline, sekiz köseli yıldız ilave edildi. Bayrak meselesinin belirli esaslara bağlandığı bu devirde, büyük gemilerin muhtelif direklerine çekilecek bayraklar tespit edildi. Padişaha mahsus gemiye (taht gemisi) çekilecek kırmızı sancağın üstünde Sultan III. Selim’in tuğrası vardı. Ticaret gemilerinin taşıdığı bayrakların renk ve şekillerinin tespit edildiği bu dönemde, Cezayir Beylerbeyi’nin, üst köşesinde beyaz renkte sarıklı bir insan başı bulunan kırmızı bayrağı vardı. Bu dönemde kumandan forsları yeşil olup, beylerbeyliğe ait ticaret gemilerinin bayrağı; yeşil, beyaz, kırmızı üç ufki parçadan meydana gelmişti. Tunus ve Cezayir ticaret gemileri ortası yeşil olmak üzere iki mavi, iki kırmızı, beş ufki parçadan meydana gelen bayraklar taşıyordu, Trablus Beylerbeyi ile İstanbul limanına mahsus sancak, üç hilalli olup yeşildi. Sultan III. Selim devrinde kurulan Nizam-i Cedîd Ordusu kıta’ları için ortasına sarı sırma ile bir hilal yahut ortadaki hilalden başka dört kösesine de hilaller islenmiş kırmızı veya fes rengi bayraklar kullanıldı.

Sultan II. Mahmut zamanında da bayrak şekilleri hemen hemen aynı devam etti. Ancak bu devirde kalelere ve hükümet binalarına ayyıldızlı al sancak çekildiği görülmektedir. Yeniçeri ocağının kaldırılması üzerine bunlara ait hususi bayrakların kullanılmasına son verildi. Yeniçeriler arasında çok yayılmış olan yeniçeriliği ve Bektaşiliği hatırlatan bir takım kelimelerle birlikte bayrak kelimesinin kullanılması da yasak edildi. Bunun yerine sancak kelimesinin kullanılması için her tarafa emirler verildi.

Yeniçerilerin son zamanlarında genellikle kırmızı renkte, üzerinde beyaz bir pençe, bir Zülfikar ve bir daire sekli bulunan çatal uçlu bayraktar kullanıldı.

Sultan II. Mahmut tarafından kurulan Asakır-i Mansüre-i Muhammediyye'ye mahsus olarak üzerinde kelime-i şahadet veya fetih ayetleri bulunan siyah bayraklar yapıldı. Siyah rengin tercihi Peygamber Efendimizin Ukab adli meşhur siyah sancağının rengini taklit etmek maksadıyladır.

İkinci meşrutiyetin ilanına kadar orduda üzerinde ayetler yazılı ve hükümdarların ortası tuğralı armalarını taşıyan sırma saçaklı çeşitli alay sancaktan kullanıldı ve ondan sonra da bu adet devam etti. Bu sancakların rengi umumiyetle kırmızı idi.

Kırmızı zemin üzerine hilal ve yıldız bulunan bayrak, Osmanlılarda İlk defa 1793'de devletin resmi bayrağı olarak kabul edildi. Ancak bu bayraktaki yıldız, sekiz köseli idi. Bu bayrak Osmanlı Devleti'nin resmi ve umumi sembolü olarak kullanıldı. Sultan I. Abdülmecit zamanında 1842'de yıldızın beş köseli olması kararlaştırıldı ve Osmanlı bayrağının şekli kesinleşti. Bu devirde padişaha ait tuğralı sancaktan başka hükümdarın gemileri ziyaretinde kullanılan, ortasında güneş ve dört kösesinde de şualar bulunan bir sancak daha vardı. Kaptan paşaya mahsus sancakta; bir hilal ile sekiz köseli yıldız mevcuttu. Osmanlı hâkimiyetinde bulunan, Tunus, Eflak, Boğdan beyleri ile Sırp prensliğinin özet bayraklarında; Osmanlı bayrağının kırmızı rengiyle birlikte mavi, beyaz, san gibi mahalli renkler de kullanılırdı. Tunus beyinin sancağının, ortasında kırmızı zemin üzerindeki bir beyaz daire içinde kırmızı hilal ve yıldız sekli mevcuttu. Sırp, Eflak ve Boğdan beylerbeyleriyle Sisam adasına ait hususi bayrakların üst köselerinde, Osmanlı hâkimiyetinin sembolü olmak üzere, kırmızı zemin üzerinde beyaz üç yıldız bulunan sarı, Eflak bayrağı İle mavi Boğdan bayrağında, birincisinde çifte kartal, ikincisinde de bir öküz başı mevcuttu.

Sultan Abdülaziz zamanından başlayarak, padişahlara mahsus kırmızı renkli bayrakların ortasındaki tuğraların beyaz renkte sekiz suali bir güneş içinde alınması adet oldu. Sonradan bu bayrağın rengi vişneçürüğü olarak değiştirildi ve saltanat sancağı kabul edilen bu bayrak, saltanatın kaldırılmasına kadar devam etti.

Sultan II. Abdülhamit zamanında Cuma namazı münasebetiyle yapılan selamlık resminde hilafete mahsus bir bayrak kullanılırdı. Bu, kırmızı atlas zemin üzerine etrafı beyaz ile işlenmiş dört köşe bir çerçeve içinde; bir tarafında Fetih süresi, diğer tarafta ise güneş resmi bulunan sırma saçaklı ve ucu hilalli bir sancaklı.

1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından saltanatın kaldırılması üzerine halifeye mahsus olarak, yeşil zemin ortasında sekiz suali beyaz bir güneş içindeki kırmızı zeminde beyaz ay yıldızı ihtiva eden bir sancak kabul edildi ve saltanata mahsus bayrak kaldırıldı. Lakin daha önceki milli bayrak muhafaza edildi. Cumhuriyet idaresinin kurulmasından ve halifeliğin kaldırılmasından sonra 25 Teşrin-i Evvel 1925'de bir sancak talimatnamesi çıkarılarak, harp ve ticaret gemileri hakkında muayyen esaslar kabul olundu. 29 Mayıs 1936 tarih ve 2994 sayılı Kanunla Türk Bayrağı’nın şekli ve ölçüleri kesin bir şekilde tespit edildi. 28 Temmuz 1937 tarih ve 2/7175 sayılı Kararnameye ilişik 45 maddelik bir tüzük ( Türk Bayrağı Nizamnamesi ) ile de Türk Bayrağı'nın kullanılışı kural altına alındı.


Gelgelelim efsanevi kan birikintisindeki ay yıldız silüetine


Bilinen efsaneye göre, 1. Kosova Savaşı sonrasında Türk askerlerin kanının bir çukurda toplanması sonucunda, Ay ve Yıldız'ın yan yana gelmesi ile oluştuğu söylenmektedir. Yapılan tüm varsayımlar arasında, 1. Kosova Savaşı'nın sebep olması en büyük imkanlardan biridir, lakin bu savaş tarihinin akşamında gökyüzünde Jüpiter ve Ay yan yana nadir anlarından birini yaşamıştır. Bu savaş sonunda ele geçirilen bir Sırp askeri, dönemin padişahı Murat Hüdavendigar'a Sırp savaş planlarını vereceği taahhütü ile yaklaşmış; hançeri ile Osmanlı İmparatorluğu galibiyeti ile sonuçlanan savaş sonrasında şehit edilmiştir. Yerine büyük oğlu Yıldırım Beyazıt geçmiştir.


1. Kosova Savaşı sırasındaki, Kosova'da gökyüzündeki görüntüye ulaşmak için örnek resimlerde Stellarium isimli ücretsiz planetarium programı kullanılmıştır. Planetarium programımızı 1. Kosova Savaşı tarihine (28 Temmuz 1389), ve Kosova koordinatlarına (Lat: 43.41 , Long: 25.65) alırsak ; gökyüzündeki Ay ve Yıldız'ın aslında Ay ve Jüpiter olduğu ortaya çıkar.



1. Kosova Savaşı sırasında Kosova'dan gökyüzü görünümü - Gece saatleri
14. yüzyılda, Astronomi konusunda dünyaca ilerleyememiş olmamız; halen dünyanın yuvarlak olamaması gibi vahim sorunlar yüzünden, kan çukurunda gözüken yıldıza benzeyen parıltı da doğal olarak yıldıza benzetilmiştir. Jüpiter her ne kadar eski zamanlardan beri bilinmesine rağmen, ilk olarak 1610 yılında Galilei tarafından Jüpiter'e ait 4 Ay keşfedilmiştir. Jüpiter'in gözükebilen 4 ay'ının da etrafında kısmen parlaması (basit bir teleskopla gözükebilir, ancak çıplak gözle en iyi ihtimal Jüpiter'e yakın bir parıltı gözükür); büyük bir ihtimal Jupiter'i köşeli bir yıldıza benzetilmesini sağlamıştır. Lakin, Güneş'in herhangi bir gezegen üzerindeki yansımasının Dünya'daki insanlar tarafından parlak bir yıldıza benzetilerek de izlenebilir. Uranüs gezegeni de, bu süre içerisinde Jüpiter'e olan yakınlığı (her ne kadar çıplak gözle gözükmesi çok zor olsa da, küçük bir parıltı olarak gözükebilir); Jupiter etrafında farkedilebilir 5 köşe gözükmesine sebebiyet verir.



1. Kosova Savaşı sırasında Kosova'dan gökyüzü görünümü - Geceyarısı saatleri
Eğer ki bu yansımayı, olası bir kan çukuru üzerinde düşünürsek de; bize Türk Bayrağı'nın şu anki hali gözükür. Bunun için gece yarısı saatlerindeki gökyüzü görüntüsünü, dikey ve yatay olarak tersine çevirirsek (Ayı arkanıza alarak kan çukuru üzerindeki yansımayı izlemek isterseniz) karşımıza aşağıdaki resimdeki gibi bir görüntü çıkar, ve Türk Bayrağı ile arasında müthis bir benzerlik vardır.

-ALINTI-
Logged

**YAZILARIM KİŞİSEL FİKRİMDİR.KİMSECİKLERİ İLGİLENDİRMEZ.AL-SAT-TUT NE HADDİME**
Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri "Yatırım Danışmanlığı" kapsamında değildir.
Yatırım danışmanlığı hizmeti, Aracı Kurumlar, Portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile
müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum
ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile
risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım
kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.Burada yeralan bilgiler yönlendirme amaçlı değildir.
menderes
MODERATÖR
*****

Rep Gücü: 10
Karizma: 5402



Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5747



« Yanıtla #11 : 11 Mayıs 2008, 00:38:51 »

Türkler, dünyanın en eski, asil, büyük devletler kurup, pek çok ünlü şahsiyetler yetiştiren medenî milletlerinden biridir. Türkler, Nuh peygamberin oğullarından Yasef'in Türk adlı oğlunun neslindendir.
"Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselam'ın oğlu Yasef'in oğlu olan kişidir."


Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa MÖ 1328 yılında Çin tarihide "Tu-Kiu" şeklinde görülmektedir.
Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS VI yy'da kurulan Göktürk Devleti ile olmuştur. Orhun kitabelerinde yer alan "Türk" adı daha çok "Türük" şeklide gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devleti'nin ilk defa resmi olarak kullanılan siyasi teşekkülün Göktürk imparatorluğu olduğu bilinmektedir. Göktürklerin ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, sonrada Türk milletini ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.
MS. 585 yılında Çin İmparatoru'nun Göktürk Kağanı İşbara'ya yazdığı mektupta "Büyük Türk Kağanı" diye hitap etmesi, İşbara Kağan'ın ise Çin İmparatoruna verdiği cevabi mektupta "Türk Devleti'nin Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti" hitapları Türk adını resmileştirmiştir.
Göktürk yazıtlarında Türk sözü daha çok "Türk Budun" şeklinde geçmektedir. Türk Budun'un ise Türk Milleti olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla Türk adı bu dönemlerde bir topluluğun veya kavmin isminden ziyade, siyasi bir mensubiyeti belirleyen bir kelime olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifade etmek üzere milli bir isim haline gelmiştir.

-alıntı-
Logged

**YAZILARIM KİŞİSEL FİKRİMDİR.KİMSECİKLERİ İLGİLENDİRMEZ.AL-SAT-TUT NE HADDİME**
Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri "Yatırım Danışmanlığı" kapsamında değildir.
Yatırım danışmanlığı hizmeti, Aracı Kurumlar, Portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile
müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum
ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile
risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım
kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.Burada yeralan bilgiler yönlendirme amaçlı değildir.
menderes
MODERATÖR
*****

Rep Gücü: 10
Karizma: 5402



Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5747



« Yanıtla #12 : 11 Mayıs 2008, 00:41:19 »

Türk Kelimesinin Anlamı

Türk kelimesinin anlamı konusunda;
 ::Bazı İslam kaynaklarında Türk ve terk kelimelerinin imla benzerliğine dayanılarak Türkler, Kaf dağının ardına terk edilmiş bir kavim olarak açıklanmıştır.
 ::Sui-şu adlı Çin kaynağında Türklerin yaşadıkları ülkedeki miğfer biçimindeki dağla ilgili olarak adlandırıldıklarını belirtilmektedir.
 ::A.Vambery, Türk kelimesinin türe fiilinden -k ekiyle "türemiş" olduğu görüşündedir.
Kaşgarlı Mahmut, Türk adının Türklere Allah tarafından verildiğini ve bu kelimenin "gençlik, olgunluk ve kuvvet, kudret çağı" anlamına geldiğini söyler.
 ::Ziya Gökalp, töre-türe kelimesinden -k ekiyle yapılmış ve "töreli, nizamlı ve yasa ile düzenlenmiş kavim" anlamına gelen ad olduğunu kabul eder.
::F.W.K. Müller, Uygur metinlerinde Türk kelimesinin "kuvvet ve güç" anlamındaki erk kelimesiyle yan yana anlamı kuvvetlendirmek için kullanıldığını söyler.
:: Von Le Coq, Türk kelimesinin "güç ve kuvvet" anlamı taşıdığını açıklar. W. Thomsen ile Gyula Nemeth bu görüşü benimser.
:: L. Bazin ise kelimenin türe fiilinden geldiğini kabul ederek Vambery'e katılır; aynı zamanda kelimenin "güç ve kuvvet" anlamı taşıdığını söyleyerek de diğer dilcileri destekler; Kaşgarlı Mahmut'tan da ilham alarak Türk kelimesinin Törük -> Türük -> Türk biçiminde değişime uğrarken anlam bakımından da "türemiş, gelişmiş, gelişip olgunlaşmış" şeklinde geliştiği görüşünü benimser.

Genel olarak Türk demek, Güçlü, kuvvetli manasında kabul edilir.



alıntıdır..
Logged

**YAZILARIM KİŞİSEL FİKRİMDİR.KİMSECİKLERİ İLGİLENDİRMEZ.AL-SAT-TUT NE HADDİME**
Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri "Yatırım Danışmanlığı" kapsamında değildir.
Yatırım danışmanlığı hizmeti, Aracı Kurumlar, Portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile
müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum
ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile
risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım
kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.Burada yeralan bilgiler yönlendirme amaçlı değildir.
manedan
Sıkı Dost
**

Rep Gücü: 0
Karizma: 0


Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 155



« Yanıtla #13 : 11 Mayıs 2008, 10:08:59 »

Genel olarak Türk demek, Güçlü, kuvvetli manasında kabul edilir.
Menderes kardeş, güç ve kuvvet aynı manayı taşımıyor mu? Yoksa aralarında bir küçük fark mı vardır.

Yukarıda verdiğin bilgiler için teşekkürler.
Logged

camdan evde oturanlar, başkalarına taş atmamalıdırlar.
(George Nerbert)
menderes
MODERATÖR
*****

Rep Gücü: 10
Karizma: 5402



Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5747



« Yanıtla #14 : 11 Mayıs 2008, 22:53:56 »

 "güçlü kuvvetli" pekiştirme maksadıyla kullanılan bir kelime dir. super
Logged

**YAZILARIM KİŞİSEL FİKRİMDİR.KİMSECİKLERİ İLGİLENDİRMEZ.AL-SAT-TUT NE HADDİME**
Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri "Yatırım Danışmanlığı" kapsamında değildir.
Yatırım danışmanlığı hizmeti, Aracı Kurumlar, Portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile
müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum
ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile
risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım
kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.Burada yeralan bilgiler yönlendirme amaçlı değildir.
menderes
MODERATÖR
*****

Rep Gücü: 10
Karizma: 5402



Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5747



« Yanıtla #15 : 11 Mayıs 2008, 23:40:04 »

Burma (Myanmar)'daki Unutulmuş Türk Şehitliği
-alıntıdır-

Birçoğumuzun adını ilk kez duyduğu,şu sıralar kasırga felaketiyle adını duyanların bile yerini bulmakta zorlandaığı bu ülkede 1.500 civarında Türk askeri yatıyor. Ve şehitlikleri bakımsızlık, ilgisizlik içinde insan boyu otlarla kaplanmış olarak yokolmayı bekliyor...

Burma'da ne işimiz vardı ?

Bizim bir işimiz yoktu elbette...

Birinci Dünya Savaşı'nda Suriye, Filistin ve Yemen cephelerinde savaşan askerlerimizden İngiliz birliklerine esir düşen 12.000 askerimiz o dönem İngiltere sömürgesi olan bu ülkedeki imar çalışmalarında kullanılmak üzere gönderildiler.

Bu askerlerden geri dönenlerin kayıtları hakkında sağlıklı bilgilere ulaşmak mümkün değil. Fakat yol, kanal, gölet işlerinde çalıştırılan bu esirlerin bir kısmı 1918 tarihli Mondros Antlaşması sonrası ülkelerine döndüler. Ağır çalışma koşulları, iklim şartları ve salgın hastalıklar sonucu orada ölen askerlerimizin mezarları şu an Thayet Myo ve Mektila'da bulunuyor.

Emekli albay Faruk Budak, 2002 yılında bu ülkeye yaptığı ziyarette adı geçen şehitlikleri de ziyaret eder. Şehitlikler içler acısı bir haldedir. Tarlayı andıran derecede yeşillenmiş arazi ve insan boyu otlarla çevrelenmiş mezar taşlarını gören Budak, bazı fotoğraflarla durumu görüntüler. Döndüğünde Dışişleri ve Genelkurmay'a başvuruda bulunur ve bir de kampanya başlatır. Çeşitli basın organları da konuya ilgi gösterirler. Radikal gazetesinde yeralan bir habere göre, Dışişleri Bakanlığı konuya hassasiyetle yaklaşır ve Uzakdoğu uzmanları konuyla ilgilenmeleri için görevlendirilir. Bu arada 2004 yılında Genelkurmay Başkanlığı da kendi bütçesinden tadilat için bir ödenek aktararak Dışişleri Bakanlığı'na iletir. Dışişleri Bakanlığı da ödeneği kullanarak tadilatı yaptırması için Türkiye'nin Bangkok Büyükelçiliği'ne gönderir.

Faruk Budak, 2005 yılında tekrar bölgeyi ziyaret ettiğinde öncesine nazaran daha acı verici bir manzarayla karşılaşır; bölge, tarım arazisi olarak kullanılmaktadır. Dönüşünde konuya tekrar ve daha sıkı takiple eğilir.

Ancak onun yakınmalarını ve Dışişleri mensuplarının çabaları sonuç almaya yeterli gelmemektedir. Dışişleri Bakanlığı yetkilileri pekçok defa onarım izni için Myanmar lideri Aung San Syu Kyi'ye başvurmuş, ama her defasında uzak Asyalılara has güleç çehreyle alınan 'Gereken yapılacak' cevabına rağmen izin çıkmamış. Bu Uzakdoğu Asya bürokrasisi yüzünden hem Genelkurmay hemde Milli Savunma Bakanlığı'nın ayrı ayrı çıkardığı ödenekler kullanılamamaktan ötürü Hazine'ye geri döner. Milli Savunma Bakanlığı, 2006 bütçesinden ayırdığı parayı tekrar göndermek için hazır bekliyor. Tabi Myanmar hükümetinden gerekli izinler alınabilirse...
Yöre halkının anlattığına göre esir Türk askerlerinin orada bulundukları süre içinde hiçbir şekilde disiplinini yitirmediğini, pejmurdeleşmediklerini, hepsinin çalışma dışındaki saatlerde yerli halkın arasına girmek için birer takım elbise edindiğini hatırlıyor. Genelkurmay arşivlerinde de onların Milli Mücadele sırasında aralarında topladıkları cüz'i yardımı akıl almaz kanallar bularak Ankara'ya gönderdikleri bilgisi var.











-alıntıdır-
Logged

**YAZILARIM KİŞİSEL FİKRİMDİR.KİMSECİKLERİ İLGİLENDİRMEZ.AL-SAT-TUT NE HADDİME**
Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri "Yatırım Danışmanlığı" kapsamında değildir.
Yatırım danışmanlığı hizmeti, Aracı Kurumlar, Portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile
müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum
ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile
risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım
kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.Burada yeralan bilgiler yönlendirme amaçlı değildir.
menderes
MODERATÖR
*****

Rep Gücü: 10
Karizma: 5402



Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5747



« Yanıtla #16 : 17 Mayıs 2008, 00:29:01 »

Unutulmuş Türk köyü, keşfedileceği günü bekliyor

Rusya Federasyonu’na bağlı Dağıstan Özerk Cumhuriyeti’nin Azerbaycan ile sınırdaş olan Rutul ilçesinin Aşağı Katruh köyünde yaşayan 4 bin Türk, Türk dünyası tarafından tanınmak istiyor.

Çarlık Rusyası döneminde devlet kayıtlarına “Tatar” olarak geçen, Sovyetler Birliği döneminde ise “Lezgi”, “Türk” veya “Azeri” olarak anılan Ketruhlular’ın hangi Türk boyunu temsil ettikleri, kendileri için de sır olarak kalmaya devam ediyor. Dil, yaşayış tarzı, örf ve adet gibi kültür unsurlarına bakıldığında Türk kavmi olduğu anlaşılan ve komşu köylerdeki halklardan ciddi şekilde farklılık gösteren Ketruh cemaati, kendi tarihleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için Türk tarih bilimcilerinden yardım bekliyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra farklı nedenlerden dolayı asimile sürecine giren Ketruhlular, Rusya hükümetinin kendilerini etnik grup olarak tanımasını ve yasal azınlık haklardan yararlanmak istiyor.

Moskova’da yaşayan Katruhlular, vatan özlemini gidermek için sık sık biraraya gelerek, cemaat sorunlarını da ele alıyor. Köy sakinlerinden İlderbek Zakuyev, “Büyüklerden duyduğumuza göre, bizim köy, Nadir Şah döneminde bu köye göç eden 7 kişiden meydana geldi. Biz köyümüzün tarihini, bu köyün tam olarak nasıl ve ne zaman ortaya çıktığını bilmiyoruz. Geçtiğimiz günlerde köyün 460. kuruluş yıldönümünü kutladık. 460 yıldan önceki tarihimizi de bilmek istiyoruz. Köyümüz dağlar arasındaki bir dere kenarında. Komşu köylerden farklı bir dil konuşuluyor. Bölgemizde Türkçe konuşan tek köy, bizimkisi. Bir Türk tarih bilimcisine ihtiyacımız var. Kendi kökümüzü, hangi Türk boyundan geldiğimizi bilmek istiyoruz” dedi.
Recep Zakuyev isimli köylü ise, “Dağıstan’da bile hiç kimsenin köyümüzün Türk köyü olduğunu bilmemesi çok üzücü. Ayrıca kendimiz de kendi tarihimizi bilmiyoruz.

Dedelerimizden duyduğumuza göre, 460 yıllık tarihimiz varmış ve köyümüz Türk hanlıkları döneminde kurulmuş. Türkiye’den tarih bilim adamlarının bizim köye gelerek yaşlılarımızla görüşmesini ve daha detaylı bilgi almalarını istiyoruz. Ayrıca Türkiye’deki arşivlerde köyümüz hakkında bilgiler olabilir. Bunları da öğrenmek istiyoruz” şeklinde konuştu.

alıntı
Logged

**YAZILARIM KİŞİSEL FİKRİMDİR.KİMSECİKLERİ İLGİLENDİRMEZ.AL-SAT-TUT NE HADDİME**
Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri "Yatırım Danışmanlığı" kapsamında değildir.
Yatırım danışmanlığı hizmeti, Aracı Kurumlar, Portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile
müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum
ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile
risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım
kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.Burada yeralan bilgiler yönlendirme amaçlı değildir.
menderes
MODERATÖR
*****

Rep Gücü: 10
Karizma: 5402



Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5747



« Yanıtla #17 : 17 Mayıs 2008, 00:39:49 »

Himalayalarda Unutulan Türkler

Himalayalarin eteklerindeki Kesmir'de yaklasik 300 Türk köyü var. Sarp daglari mesken tutan bin aile, ayakta kalma mücadelesi veriyor. Hepsinin soyadi ayni; Osmani... Hindistan ile Pakistan arasinda bölünmüs durumdalar. Bir rivayete göre, hicri 3. asirda Horasan bölgesinden göç ederek Hint yarimadasina gelmisler. Ikinci görüs, Gaznelilere dayaniyor. Bölgeye 17 kez sefer düzenleyen Gazneli Mahmut, bazi askerlerini Kesmir'de birakmis. Bugünkü aileler de o askerlerin torunlari... Konustuklari Türkçe bir hayli bozulmus. Kendilerine yardim elini uzatan Sultan 2. Abdülhamit'i unutmamislar. Geçtigimiz yil yasanan Pakistan depremi en çok Türk köylerini vurmus. Yüzlerce can kaybi yasanmis. Ancak Türkiye'den gelen yardimlar gönüllerini fethetmis.


Pakistan'a bagli Azad-Kesmir'de zor sartlar altinda yasayan Türk köyleri 2005 Pakistan depreminden en fazla etkilenenlerden. Birçok köyde neredeyse haritadan silinecek kadar can kaybi yasanmis. Kesmir Türkleri, arazinin daglik olmasi nedeniyle ziraatin yapilamadigi ve birçok köye hâlâ karayolu baglantisinin bile olmadigi bölgede zor sartlar altindan varliklarini devam ettiriyor.


Türk asilli olmaktan övünerek bahseden bölge halki, 1976'da kurulan Azad-Kesmir Türk Kalkindirma Dernegi etrafinda birlesmis. Kesmirli Türklerin adeta sesi olan bu dernegin bastirmis oldugu kitapta, Kesmir'de yasayan Türk ailelerinin bölgeye nasil geldigi ve simdi nerede yasadiklari hakkinda bilgiler yer aliyor. Buna göre bu ailelerin soy kütükleri Emir Timur'a dayaniyor.


Kesmirli Türklerden Ali Osmanî, gururla, "Biz Müslüman ve Türk'üz. Atalarimiz Horasan bölgesinden gelmis ve Kesmir'e yerlesmis." diyor. Yaklasik bin yildir Muzafferabad sehrinin üst kesimlerindeki köylerde yasadiklarini aktaran Osmanî, Kesmir Türklerinin bölgeye gelisini söyle anlatiyor: "Atalarimiz Kesmir'e gelmis ve Muzafferabad'i kurmus. Muzafferabad'in kurucusu Muzafferhan da bir Türk'tü. Kesmir'e Türkistan'dan sufi ve din adamlari önderliginde gelmisiz."


'Osmanî' soyadi, Abdülhamid'e vefa

Hazara bölgesi Türkleri, Kesmir bölgesinde yaklasik bin yildir varliklarini sürdürüyor. Yasadiklari bölgenin yüksek ve sarp daglardan olusmasi nedeniyle dis dünyaya kapali yasamislar. Pakistan'in kontrolündeki olduklari için kendilerini sansli kabul ediyorlar. Hindistan kontrolünde Kesmir'de soydaslarinin kendileri kadar rahat olmadiklarini ve daha zor sartlar altinda yasadiklarini söylüyorlar.


Ali Osmanî, bu bölgedeki Türklerle Osmanli Sultani II. Abdülhamid döneminde iliski kuruldugunu söyleyerek, "Biz de II. Abdülhamid'e olan vefa duygumuzdan dolayi Osmanî soyadini kullaniyoruz." diye konusuyor. Türklerin hicri 3. asirdan itibaren Islam dinini kabul etmesinin ardindan kabileler halinde Horasan bölgesinden Hint yarimadasina geldikleri biliniyor. Tarihteki ilk Türk-Islam devleti olarak kabul edilen Gaznelilerin kurucusu Gazneli Mahmut bu bölgeye 17 kez sefer düzenleyerek Hint kitasinin Müslümanlasmasinda önemli bir rol oynadi. Hint kitasindaki Türkler de Gazneliler zamaninda sehirler kurarak bölgeye yerlesmis. Pakistan Kesmiri'nin baskenti Muzafferabad sehrinde hâlâ bazi Türk mahalleleri bulunuyor.
Logged

**YAZILARIM KİŞİSEL FİKRİMDİR.KİMSECİKLERİ İLGİLENDİRMEZ.AL-SAT-TUT NE HADDİME**
Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri "Yatırım Danışmanlığı" kapsamında değildir.
Yatırım danışmanlığı hizmeti, Aracı Kurumlar, Portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile
müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum
ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile
risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım
kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.Burada yeralan bilgiler yönlendirme amaçlı değildir.
Sayfa: 1 [2] 3 +   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.2 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks


© 2006 BorsaMania Tüm Hakları Saklıdır- Gizlilik - Kartvizit - Altın

YASAL UYARI
Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri "Yatırım Danışmanlığı" kapsamında değildir.
Yatırım danışmanlığı hizmeti, Aracı Kurumlar, Portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile
müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum
ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile
risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım
kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.